lovemarks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lovemarks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2009 Salı

Markalar ve "insana yakın durmak" (vaka)

Markalar ve "insana yakın durmak" üzerine, e-tohum gibi ortamlarda bir çok arkadaşımızla çok keyifli tartışmalar gerçekleştirdik.

"Bu esnekliğe verebileceğin bir örnek var mı?" diye soranlar oldu.
Hiç hoşlanmasam da kendimden bir örnek paylaşmak istiyorum (yüz yüze konuştuğumuz arkadaşlara belki ikinci baskı olacak, affola).

Ofisteyim. Santral, hatta, özel durumda olduğunu bildiren bir tüketici olduğunu ve ilgilenip ilgilenemeyeceğimi soruyor. Telefonu kabul ediyorum ve konuşmaya başlıyorum.

Telefondaki ses öğretmen olduğunu, tayininin Hakkari'ye çıktığını söylüyor.
"Sizin ürününüzden başka ürün tüketemiyorum, ancak Hakkari'de bulunmadığınızı öğrendim ve şimdi ne yiyeceğimi bilmiyorum" diyerek sıkıntısını ifade ediyor.

Verilecek 2 cevap var;
1-"Evet, malesef Hakkari'ye dağıtım yapmıyoruz" diyerek, geleneksel şirket duruşunu bozmadan üzüntü belirten cümleler kurabilir ve sorun görmezden gelinebilir,
2-Daha esnek ve empati kurulabilecek bir çözüm aranır.

Uzun uzun ne yaptığımı anlatacak değilim. İkinci seçenek çok daha fazla efor gerektirmesine rağmen onu seçtim.
Şu an Hakkari şehrine dağıtım yapılmamasına rağmen, o öğretmenin evine düzenli olarak ürün gidiyor. O marka, o öğretmen için artık bir lovemark.

Bu yaklaşım birey bazında fazla maliyetli görünse de, söz konusu kişi bu tecrübesini etrafındaki onlarca insanla paylaşacak, onun çevresindekiler de başkalarıyla paylacak ve bir kıvılcım anı yaratacaktır. Bunun gibi onlarca insana cevap verebilirseniz, yüzlerce, yüzlerce insana cevap verebilirseniz binlerce...

Hangi marka sizin için böyle bir şey yaptı? Yapsaydı o markaya karşı ne hissederdiniz?

30 Ocak 2009 Cuma

Markalar ve "insana yakın durmak"

Dell'in 2007 yılında "Communities & Conversation" adlı bir departman kurduğunu biliyor musunuz?

Uzun uzun ne yaptıklarını anlatmaya gerek yok. Kısaca, sosyal medya ve sosyal ağları takip ederek Dell'i online ortamda yaşayan bir marka haline getirmek, bu esnada memnuniyetsiz ya da Dell'e zarar verecek yorumlarla karşılaşırlarsa onları olabildiğince modere etmek, müşterileri ve potansiyel müşterilerin memnuniyetini sağlayıp daha samimi bir diyalog kurmak...

Dell bir dev. Bireyselliğin ve diyaloğun önemine varmış, inisiyatif almaktan çekinmeyen, yenilikçi...

Bizdeki devler maalesef biraz... geride.
Henüz müşteri memnuniyeti kavramını tam anlamıyla çözmeye çalışıyoruz.
Çözebildiğimiz gün, markalarımızı biraz daha "insana yakın durmak" konusunda geliştirebileceğimiz günler de gelecek diye umuyorum.

Bir devimizi, Turkcell'i ele alalım.

Servisler, fiyatlandırma politikaları, teknik arıza kaynaklı sorunlar, etik olmayan iletişim vb. konulardan ötürü sürekli olarak sorun yaşayan büyük bir kurum. Bunları çözmek için ciddi bir insan kaynağı olmasına rağmen, zaman zaman yasal bağlamalardan, zaman zaman hantallıktan ötürü tam anlamıyla çözümleyemeyen vakalara sahip olan da yine Turkcell.

Geçtiğimiz hafta arkadaşımın bizzat tanıklık ettiği ve bana anlattığı durum, bütün bu saydıklarımdan çok daha vahim.

Uludağ'da kayak yapmak için dağa çıkan bir genç tipi'de kayboluyor. Telefonla arkadaşlarına ulaşıp "bulunduğum yeri bilmiyorum" diyor.
Bunun üzerine gencin arkadaşları ve jandarma, derhal Turkcell'e telefon açıp, hayati tehlike altındaki arkadaşları tarafından yerinin tespiti için yardım istiyor.
Aldıkları cevap, yasal zorunluluklardan ötürü elbette ki olumsuz oluyor.

Buraya kadar herşey olağan. Buradan sonrası, yazıyı yazmaya sebebiyet veren düşündürücü kısım.
Genç arkadaşımız, yanında teknolojik ekipmana sahip olmasına rağmen, herhangi bir aksiyon alınmadığı için soğuktan donarak can veriyor.

Turkcell yetkilileri bu bilgiye sahip olduktan sonra hiç bir şey yapmıyorlar.
Bildiğimiz kadarıyla yasal zorunluluklar, müşterilerine telefonla ulaşıp hatırlarını sormalarına bir kısıt getirmiyor.

Turkcell bu durumda, yer tespitini üçüncü şahıslarla sorgusuz sualsiz paylaşmasa dahi;
-Bu kişiye merkezden telefonla ulaşıp bulunduğu durum hakkında bilgi alabilir,
-Telefon kayıtları ve kişinin rızası alınarak, durumun ciddiyeti ışığında yer saptaması üçüncü şahıslar ve kolluk kuvvetleriyle paylaşılabilir,
-Olayın çözüme kavuşturulmasının ardından bir geçmiş olsun diler, o aya ait telefon faturası tahsilatını es geçebilirdi...


"İnsana yakın durmak" ile kastettiğim tam da bu konu aslında.
Ortaya çıkan çok özel, hayati durumun söz konusu olduğu, kitaba değil, insana ait bir ihtiyaç. Çok insanca, çok çaresiz, çok muhtaç bir ihtiyaç...
Böyle özel durumlar için "operations manual"lara saplanıp kalmak, günümüz dünyasında bir çözüm değil, aksine, dert.
İşletme kuralları kitapçıkları hantal, insanla değil süreçle daha ilgili olan, kuralcı ve esnek olmayana aittir.

Bazıları "operations manual" ile çalışır. Bazısı da kuralları kendisi yaratır.

Hacmen dev olup, karakter bazında tıfıl kalanları "büyük şirket" diye tanımlıyoruz.

Hacmen dev olmasa da, kendi kurallarını yaratan, karakter bazında dev olanlara sıfatlandırmıyor, aklımıza gelen nitelemelerle ya da duygularla anıyoruz. "Süper şirket" gibi.

6 Ekim 2008 Pazartesi

MADO nasıl Lovemark olur?

Bu haftasonu arkadaşlarımla dolaşırken Maltepe sahilindeki MADO'da bir mola verdik.
Tercih benim tercihim değildi. MADO. Benim için menüsünde olağandışı hiç bir şey barındırmayan, sıradan dondurmalar, sıradan pastalar, sıradan içeceklerden ibaret bir cafe zinciri...


Arkadaşlarımın hesabını da ödemek için kartımı verdim. Görevli 2 dakika sonra geri gelerek bana sanki bir ikramda bulunacakmış gibi kibar bir üslupla beni kasaya davet etti. Ardından şöyle dedi;
"Arkadaşlarınızın yanında söylemek istemedim, ancak kartınızın limiti dolmuş, başka kartınız varsa oradan deneyelim?"
"Elbette" deyip başka bir kart uzattım.
Bu tip şeylerden mahcubiyet duymadığımdan (neticede herkesin limiti dolabilir, değil mi?), yaklaşımın inceliğini masaya döndüğümde farkettim.

Markalar hakkındaki kanaatimizi önce satış noktasında (mantık) ve satınalma sonrasında yaşanan olumlu/olumsuz deneyimlerin (duygular) yardımıyla belirleriz.

Benim için bir anlam ifade etmeyen MADO, beni düşünüp böylesi insani bir yaklaşımda bulunarak bir çok büyük bariyeri aştı.

Basit, ancak bir o kadar da zor.

Bu deneyimden sonra kafamı kurcalayan 2 şey var;
1-Bu yaklaşım kişi kaynaklı mı yoksa kurumsal kültürün bir etkisi mi?
2-Elimde alternatif bir ödeme metodu olmadığını söyleseydim masaya dönmem mi gerekecekti yoksa başka bir çözüm üretilecek miydi?*

Bir kez daha emin olduğum şey; aynı etkiyi milyonlarca liralık medya harcamasıyla yaratamazsınız. İnsanları harekete geçiren şey duygulardır.

Eğer bu yaklaşım çalışana değil de MADO'ya aitse, binlerce müşteriye benim henüz aklıma gelmeyen yüzlerce benzer olumlu deneyim yaşatabilir ve bu insanlar için bir lovemark haline gelebilirler.

Geleceğin kazananları, -önceden de bahsettiğimiz gibi- mekanik prosedürleri bir kenara bırakıp insana daha yakın, organik davranan işletmeler olacağı gün gibi ortada...


*Hızlı düşünüp 2.seçimi yapmadığım için kendime kızıyorum, sanırım cevabını hiç öğrenemeyeceğim. Ancak, birinci sorunun cevabını -belki- blogları takip eden bir MADO yetkilisi verebilir?

4 Mayıs 2008 Pazar

Bir Lovemark vakası

TV'de bir programda İzmir tanıtılıyor. Eskiden beri işletilen bir cafe tanıtılırken, oranın müdavimlerinden olan tekerlekli sandalyedeki bir teyze, bir anısını anlatıyor;

"Bana bir gün 'buyrun gelin kahvemizi için' dediler, ben de 'gelemem, oraya çıkmak için rampa yok' diyorum. 1 hafta sonra evime haber yollanıyor, 'sizin için rampa yapıldı' diye. Bu, Alsancak'ta bir dükkan girişine engellilerin girebilmesi için yapılan ilk rampadır. O gün bu gündür burası benim kahvecim."

Saatlerce, günlerce, hatta haftalarca masa başlarında toplantılar yapılır, tüketicilerle duygusal bağ kurmanın yollarını arar, Lovemark olmak için hangi metotların denenmesi gerektiğine kafa patlatılır.

Aslında sorulması gereken şey çok basit; "İnsanların hayatını kolaylaştırmak, kaliteli hale getirmek için ne yapıyoruz?".

Alsancak'taki bu cafe gibi, ihtiyaçlara cevap verirken insanlara, sıradan beklentilerin ötesinde birşey sunabiliyorsak, dahası, onlara değer verdiğimizi hissettirebiliyorsak yolun kabasını almış olmaz mıyız?

2 Mart 2008 Pazar

Spor markaları; Lovemarks

Beşiktaş - Galatasaray maçının hemen ardından İnönü Stadı'nın yanındaki Kartal Yuvası'nda çektiğim bir fotoğraf. Cep telefonuyla alelacele çektiğim için kalabalığı vurgulayamadım.


Fotoğrafı çekmeden önce diğer insanlar gibi kendim için bir şeyler aldım.
Sonra yaptığım hareketin ne kadar tepkisel olduğunu düşündüm.
Bu fotoğrafı çekerken ve bu düşünceler aklımdan geçerken bile satın alma kararım değişmedi.

Spor markalarının ne kadar güçlü markalar, "Lovemark"lar olduklarını bir kez daha anladım. Paylaşmak istedim.

28 Eylül 2007 Cuma

Erbil Süel yaklaşımı

Iraz geçenlerde blogunda İzmir'li yerel bir işletmenin "İzmir'liliğinden bir şey kaybetmediğini" yazmış. Yazının içeriği kadar işletmenin tavrı da hoşuma gittiğinden burada paylaşmak istiyorum;

"İzmirli bir marka olduğunu bildiğim Erbil Süel, İzmir'e has bazı "kelime farkları"na fazlasıyla bağlıymış gibi göründü gözüme. Dün Bornova
'da işten dönerken Erbil Süel'in vitrininde gördüğüm bu promosyon yazısına çok güldüm.

İzmir'e diğer şehirlerden gelip de yerleşenler hemen fark etmiştir, burada bazı evrensel kelimeler kullanılmaz. Simide "gevrek" denir, sigorta "asfalya"dır, çekirdeğe "çiğdem" derler. Boyoz diye yağlı bir çeşit börek vardır. Konuşurken "gidiyoz-geliyoz" demek de bir alışkanlıktır burada. Bunlar, İzmir'e dair sevdiğim renkler. Ancak, ciddi bir imaj yaratmaya çalışan bir markanın, yazı dilinde kendisini bu şekilde ifade etmesini, bir filolog olarak doğru bulmuyorum. Belki reklamcı arkadaşların yorumları farklı olacaktır, belki de Erbil Süel'in hedef kitlesi çok lokaldir, bilemiyorum :)"

Ben hiç duymadım Erbil Süel adını. İzmir'e yolum düşmediğinden ve markanın oldukça yerel olmasından dolayı olsa gerek. Bu "Fazlaca yerel" markalar eğer gerçekten başarılılar ve insanlar için bir değere sahiplerse zamanla "Lovemark" haline gelebiliyorlar. İzmir'de olduğundan markanın durumunu bilemiyorum, ancak İstanbul'da da yerel örneklerden;

-Yazıcıoğlu İş Hanı ve civarı teknoloji meraklılarının,

-Türkmen Mağazaları çocuklarını okula hazırlayan annelerin,
-Ziya kadın ve erkeklerin ayakkabı konusundaki Lovemark'larıdır.

Bu markalar, bu intibayı insanlarla aralarında oluşan duygusal bağ ile inşa ederler. Şu "-yoz" takısına gelirsek, ben çok samimi ve komik buldum. Bunu gören insanların yüzünde eminim ki bir tebessüm belirmiştir. Bu o an satın alma yaptırmasa dahi önemli bir şeydir, marka değerine katkısının büyük olduğunu düşünürüm. Öyle olmasaydı biz burada oturup Erbil Süel'in adını anmazdık.
Eminim ki bunu görüp gülen insanlar da çevrelerine bunu iletip bir nevi WOMM yapıyorlardır.
Yerel bir işletme'nin, faaliyet gösterdiği bölgenin değerleriyle böyle bir uyumda olması benim çok hoşuma gitti.

7 Eylül 2007 Cuma

Lovemark olarak Ikea


Ben büyük bir Ikea hayranıyım.
Sadece tasarımlarının ve işletme fikrinin değil, yönetiminin de.

Benim "Lovemark"larımdan biri.
Ikea, yalnızca böyle vakalar olmasın diye kendi yöneticilerini yine kendi yetiştiriyor ve pazarında oldukları ülkelere yolluyor.

Hemen hemen bütün üst düzey yöneticiler İsveçli'dir, ya da İsveç'te eğitimden geçmiş beyaz yakalılardır.

Satın alma ve tasarım (bu durumda ar-ge) her sofistike şirkette olduğu gibi yalnızca ana vatanları olan İsveç'te gerçekleşiyor.

Çünkü onlar, şirketlerinin kıymetini biliyor ve tüketicilerin zihnindeki imajlarını asla riske atmıyor, onlar için
ellerinden geleni yapıyorlar.
Devasa mağazalar açıyorlar, çünkü department store ayarında irili ufaklı mağazalara hem sığamazlar, hem de başlarına dikecek adam yetiştiremezler.

Yetiştirdikleri o adamlar da ofislerinde oturan adamlar değil, sürekli mağaza içerisinde gezinen adamlar.

Sürekli iyileştirme peşindeler. Gerek süreç takibi, gerek müşteri memnuniyeti, gerekse de sunulan hizmet, hepsini bizzat kontrol ediyor, gerekli düzeltmeleri yapıyorlar.

Çünkü biliyorlar ki tüketicinin orada yaşayacağı en küçük olumsuzluk bile kendilerine zarar verir.

Ve işlerini gerçekten çok iyi yapıyorlar.

Şimdi size sorayım. İşletmelerinin çoğunun motto'su
"Satılan mal geri alınmaz" olan bir ülkenin pazarına Ikea yaklaşımı ile girdiğinizde nasıl bir rekabet beklentisi içerisinde olursunuz?