marka imajı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marka imajı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2008 Cuma

Jean Amerika'nın şalvarıysa, DeFacto neyin nesi?

İster bir toplantı masasında, ister bir arkadaş grubunda olun, ortaya sunulan bir öneriyi savuşturuyorsanız, beğenmediğinizin yerine yeni bir çözüm sunmanız gereklidir.
Aksi taktirde yapıcı olmaktan uzak olursunuz.

Son günlerde DeFacto'nun geleneksel mecralar üzerinden yaptığı iletişim de çok dikkatimi çekiyor.

"Jean Amerika'nın Şalvarıdır!" diyor DeFacto. Son derece sivri bir slogan (yine Hulusi Derici, yine M.A.R.K.A., ne kadar ayrıştırıcı değil mi?).


Peki, ilk duyduğumda ikna oluyorum diyelim, Jean = Amerikan şalvarı.
"DeFacto ne?" diye sorduğumda bir cevap bulamıyorum ve bu durum, büyüyü bozuyor.

Düşündüm, ancak (Kadıköy'deki mağazalarına bir kaç sefer girmiş olmama rağmen) DeFacto'yu gözümde kişileştiremedim.
Üşenmedim, çevremde iletişimci olan 10 kişiye daha sordum "DeFacto insan olsa nasıl biri olurdu?" diye, kimse kişileştiremedi.

Levi's - rahat,
Network - profesyonel,
Benetton - hoşgörülü kimse,
Abercrombie & Fitch - cool,
Tommy Hilfiger - kampüs çocuğu,
DeFacto - ?

Verilen brief dikkat çekmek ise iş çok başarılı, çünkü insanlar jean üreticilerinin vereceği tepkiyi merak ettiler. Bu iş tartışmaya dönüşse iletişimin devamı daha çok PR tarafından yürütülecek bir iş olabilirdi. Neticede amacına ulaştı ve dikkatleri yeteri kadar çekti.

Ancak, henüz iletişim faaliyetlerinin başında olan bir marka bu sivri tonda uzun vadeli iletişim yapmamalı.
Çünkü "fact" iletişimi, duygusal iletişimin tüketici üzerinde yarattığı etkiye göre çok soğuk olduğu gibi, arkada ciddi kanıtlar isteyen bir iletişim modeli.
DeFacto'nun ortaya sürmesi gereken şey bir kanıt.
Bu kanıt ta, yaratılması gereken kendine has bir imaj.

Bu iddianın temeli sağlam olmazsa sözümona rahatlığa, sözümona akdeniz modası yakıştırması yapılması şaşırtmaz.

Mevcut durumda DeFacto, "Amerikan Şalvarı"na çok keskin bir çözüm üretemiyor...

25 Temmuz 2008 Cuma

WOMM'un gücü!

Dün, radyoda bir spota denk geliyorum.
Spot değil, tam anlamıyla deklarasyon!

"...İnternet'te dolaşan bu maillerin... Kurumsal itibarımızı zedelemeye yönelik girişimde bulunan şahıslar yargı önünde hesap vermektedirler..."

"Danone" dedim.
Ardından da teyidi geldi; "Danone olarak, bu tip girişimlerin..."


Daha önce, Danone ürünlerinin muhteviyatının, Türk çocuklarının zihinsel gelişimini özellikle engellemeye yönelik geliştirildiği bilgisi bir e-mail ile viral etkiyle yayılmıştı. Gerekli açıklamaların yapılmasına rağmen bu leke üzerlerinde kaldı.

Danone bu algıyı kırabilmek için fabrikaya anneleri davet etmesinin yanında muhtemelen;
-Bir sürü reklam filmi prodüksiyonu yaptı,
-Call center elemanlarının sayısını artırıp ek eğitimler verdi,
-Database'inde bulunan kimselere çeşitli direct marketing kanallarıyla ulaştı,
-In-store ve outdoor bilgilendirme aktiviteleri düzenledi,
-Yüzlerce basın bülteni gönderimi gerçekleştirdi,
-Medya takibi için ciddi efor harcadı,
-Ve daha aklıma gelmeyen başka faaliyetlerde bulundu...

En sonunda da, dün duyduğum bu radyo spotu...
Danone halen bir kaç sene önce atılan bu e-mail'in lekesini temizlemeye çalışıyor!

Bilginin yayılma hızı korkunç. Yarattığı etkinin finansal ve fırsat maliyeti ortada!

Danone krizi ise başarılı bir case study olarak görmek lazım.
Yeni iletişim mecralarını halen ciddiye almayan tüm iletişimcilerin okuması, kafa yorması ve çözüm üretmeye çalışması gereken bir case study...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Vakıfbank ve değişim

Süre olarak kısa olan iş yaşantımda şunu çok net anladım; eğer taşımak istediğiniz misyon çalışanlarınıza ağır-zor gelirse, yerlerde sürünmeye mahkum olur.

Polis teşkilatı'nın iletişim yaptığı dönemde olan budur. Büyük olasılıkla Vakıfbank'a olacak olan da...

Mühim olan, değişimin fiziksel boyutu değil, çalışanların bunu benimsemesidir.

Vakıfbank deyince benim aklıma gelen kavramlar arasında hantal, bürokrasi ve mekanik yapı var.

Sizce Vakıfbank çalışanları bu yeni misyonu benimseyebilir mi?

16 Temmuz 2008 Çarşamba

DEW reklamı başarılıdır, çünkü...

Pazar sabahı TV'de İsmail YK konser görüntüleri dönüyor.

İsmail YK. "O da kim?" diyeniniz var mı?

Hani şu "bombabomba.com" ve "bas gaza yavrum" şarkılarını söyleyen kişi.

Kendi kendime hep sorardım "Bunlar nasıl albüm yapabiliyor?" diye.

Kendi küçük dünyam için elbette geçerli bir soru, ancak dışarıda kocaman bir dünya var ve o dünyada yaşayanların birçoğu İsmail YK'yı seviyor!

Tıpkı şu çok eleştirilen DEW motor yağları reklamı gibi.

Mesleğinize "pazarlamacı" diyorsanız yazısının yorumlarında bahsettiğimiz "aynılık" ve "insanlardan uzak yaşama", bir kreatif direktör olsaydınız size, DEW için daha sofistike, sanatsal yönü ağır ve mesaj kaygılı bir reklam senaryosu yazdırabilirdi.

Ve müthiş yaratıcı fikrinize rağmen hatırlanmazdınız.

Reklamı hiç izlemedim, ancak filmin inanılmaz bir media coverage'ı oldu ve en az 20 yerde okudum.


Reklam filmini dahi görmediğim, ancak motor yağı deyince aklıma kazınmış markalardan biri olan DEW. Üstelik, reklamı sevenler de cabası!

Çok uzağa bakmaya gerek yok, Süheyl ve Behzat Uygur kardeşlerin 20 senedir program yapmayı başardığı, Acun Ilıcalı'nın programlarının izlenme rekorları kırdığı, Recep İvedik'in komik olarak nitelendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Ne zaman sanata bu kadar susadık ki, müşterisine bu kadar media coverage ve bilinirlik yaratan DEW reklamlarını (ve dolayısıyla balajans'ı) eleştiriyoruz?

20 Mayıs 2008 Salı

Çocuklar ve marka farkındalığı

19 Mayıs tatilinden istifade etmek amacıyla 3 günlüğüne İstanbul'dan uzaklaştım. Bu arada 1.5 ve 8 yaşlarındaki kuzenlerimle biraz vakit geçirebildim ve göreceli de olsa enteresan bir veri elde ettim.

Küçük kuzenim Danone ambalajına bakarak dili döndüğünce "yoğurt" diyordu.

Bunun bir tesadüf olduğunu düşündüm, ancak -yine dili döndüğünce- ayakkabısına "ayakkabı", converse'ine "converse" dediğini görünce bunun bir tesadüf değil marka farkındalığı olduğunu anladım.

8 yaşındaki büyük kuzenim buzdolabında Redbull görünce heyecanla sloganı söylüyor; "Redbull kanatlandırır!", ardından soruyor "Redbull gerçekten kanatlandırıyor mu abi?".

1.5 yaşında, geleceğin tüketicisinin aklında yoğurt olarak Danone, Converse ise ayakkabıdan çok bir imge olarak zihninde yer etmiş. 8 yaşında olan ise markaların sloganlarını biliyor ve fonksiyonlarını sorguluyor.

Ne dersiniz, marka farkındalığı 1 yaşına kadar düştü mü?

27 Nisan 2008 Pazar

Teknosa Asist iletişimi ve gerçekler

Şu Teknosa'nın yaptığı iletişim beni düşündürdüğü kadar başkalarını da düşündürüyor mudur merak ediyorum?



Teknosa bu reklam filminde de yapmadığı 3 şeyin vaadini vermekten geri durmuyor;
-İade,
-Ürün Değişimi,
-Garanti Hizmetleri

Üretim yapan firmalar için aynı şeyi söylemem pek mümkün değil, ancak hizmet sektöründeyseniz memnuniyet bir vaat değil, bir norm olmalıdır!

Bu reklam televizyonda dönüyorken bakalım Teknosa'larda gerçekten neler oluyor;
-Memnun kalınmayan ürün değiştirilmiyor
-Ayıplı ürün geri alınmıyor
-Profesyonelliğe sığmayacak bir satış yapılıyor
-Garantisi süren ürün için fiş isteniyor
-Hizmet verilmiyor
-Tüketiciye kaba davranılıyor
-Ya yalan vaatler veriliyor, ya da çalışanlar bilgilendirilmiyor
-Tüketici mahkemesinin kararları dahi hiçe sayılıyor

Gördüğünüz gibi, neresinden tutsanız elinizde kalıyor.

Bilindiği üzere 10 memnuniyetsiz tüketiciden yalnızca 1'i firmayla temasa geçerek şikayet bildiriminde bulunuyor.
Yani bütün bunlar bir buzdağının görünen kısmı. Geri kalan memnuniyetsizlik oranını bir düşünün.

Bunca memnuniyetsizlik üzerine kitlesel mecralar üzerinden güven inşa etmeye çalışıyor Teknosa. Düşününce mantıklı geliyor, zira çizgi altı iletişimde karşı karşıya kaldığı kitle teknoloji alışverişi konusunda son derece bilinçli, bilgiye erişimi yüksek insanlar.
Fiyat politikası ve hizmet olanaklarının kısıtlılığını bilen insanlara konuşmak yerine kitlesel mecralarla daha farklı bir yelpazeye seslenmeye çalışmasında bir problem görmüyorum.

Sorun, hangi seviyede olursa olsun, insanların, verilmeyen (ya da verilmek istenmeyen) hizmetlerin vaadiyle göz göre göre yanıltılması, hatta aptal yerine konulması.

Dipnot: Burada bir markanın teröristliğini yapmak istemiyorum, ama yakın çevremdeki insanları çevrede yaşanan olumsuzluklara karşı hep uyarırım. Bir çok yazımdan farklı olarak, değerlendirmemi yaptıktan sonra etik dışı gördüğüm bu tutumu size de aktarıp uyarmak istedim.

5 Nisan 2008 Cumartesi

Fonksiyonel ürünlerin iletişim eksiği

Doğadan vakası çok konuşuldu, o yüzden ben de aynı şekilde bahsetmeyeceğim, Dimes vakasını hatırlayanlar benzer özellikleri hemen farkedeceklerdir zaten. Ben Doğadan'ın olması gerektiği "fayda - fonksiyonel ürün" niteliğinin neden vurgulanmadığı üzerine bir iki şey söylemek istiyorum.

Dedik ki Doğadan bitki çayı markasıdır... Bu gayet açık.
Peki, bitki çaylarının faydasını herkes biliyor mu?
Demek istediğim, hangi bitki çayının ne fonsiyonu var? Hangisi, neye iyi geliyor? Bilen var mı?

Pek az kimse.

Ürünlerin fonksiyonları - faydaları web sitesine yazılmış, ama tüketiciyle esas temasta olduğu yer satış noktası. Dolayısıyla bu faydaları tüketiciye orada anlatmalılar. Ambalajların üzerine 3-4 kelimelik "hard sell" bir cümle yazılsa ("uykusuzluğa son" gibi), ürün, tüketici için daha çok anlam ifade edecektir.

Bugün, örneğin, Rezene Çayı tüketiciye bir anlam ifade etse, bir rahatsızlığa (mide-bağırsak ağrısı) çözüm önerisi olarak ambalajların üzerinde belirtilse, satışlarda artış olur mu? Ben olacağına inanıyorum.

Doğadan, son lansmanında da bildiğimiz çay'a Siyah Çay diyor. Evet, Türk insanının bildiği ve içtiği çayın adı gerçekten de Siyah Çay, ama kaçımız çayı bu şekilde anıyoruz?
Biz aynı zamanda tüketiciyiz, ve bu ifade tüketici için bir anlam ifade etmiyor.

Fonksiyonel ürünlere sahip markaların problemi aslında tam da bu. Tıkırdatanlar ve Dinleyenler'de olduğu gibi, kendi bildikleri faydaları dışarıdaki herkesin bildiğini sanmak bir yanlışa kapılıyorlar.

6 Mart 2008 Perşembe

Axe Türkiye'de ne yapıyor?

Galiba hiç bir şey. TV'de seneler önce (çocukluğumda) yayınlanan Axe reklamının geçenlerde yine gördüm. Bu filmin tek farkı casting'di, senaryo, sanat yönetmenliği ve diğer unsurlar çocukluğumdaki filmle aynıydı.


Sene 2008, ben Axe'ın yurtdışı örneklerini gördükçe "acaba yaratıcı olmak konusunda çok mu kısırız, yoksa Axe'taki marka yönetimi ekibi Türkiye'yi muhafazakar bir ülke olarak mı görüyor?" diye düşünüyorum.

Çünkü ülkemizdeki Axe uygulamaları, markanın yurtdışındaki imajının aksine son derece uslu kalıyor. Yalnızca tehlikesiz imalarla "yaramaz marka" imajı verilmeye çalışıyorlar, ama etkide zayıf kalıyor, insanlara çarpmıyor.

Axe benim en başarılı bulduğum, hatta uygulamalarını hayranlıkla izlediğim markalardan biridir. Elbette yurtdışı için konuşuyorum. Çünkü tabularla adeta dalga geçen tavrı ve aşırı özgüveni olan bir marka olarak, küstah duruşu her zaman gerek pazarlamacı rolümle gerek tüketici rolümle cezbetmiştir.

Bizdekilerin yanında, yurtdışı örneklere bakalım.

Axe Meksika için Pulse Tester adında bir advergame hazırlamış, nabız atışları hızlanırken ritmi yakalamaya, bu arada karşınızda dans eden ve gittikçe erotik hale gelen şov arasında kalıyorsunuz. Eğlenceli ve cüretkar...

Arjantin'de yapılmış başka bir kampanya. Axe 3, farklı fiziksel ve kişilik özelliklerine sahip kadınların birbirleriyle eşleştirilmesi üzerine yapılmış çok başarılı bir kampanya. Görselleri, kampanya mekaniği ve sonuçları burada.

Axe duş jeli için yapılmış bir gerilla uygulaması.

Bir başka başarılı kampanya ve kampanya dahilindeki advergame daha. Kahramanımızla bizi kovalayan kızlardan kaçıyoruz, biz kaçtıkça kızlar koşu tempolarını yükseltiyorlar, bu esnada yine sürpriz videolar var.

Japonca bilmiyorum, ama başka bir siteden girip Japonya'da ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalıştım. Axe Effect etkileşimli bir web uygulaması, katılımcılar halka açık yerlerde "Axe etkisi"nin görüldüğü anları fotoğraflamaya, hatta videosunu çekmeye çalışıyorlar. İnsanları izinlerini almadan görüntülemek sıkıntı yaratacak bir durum olsa da, bu kampanyanın kuralları kimseyi afişe etmemek üzere olması muhtemel. Çok kışkırtıcı ve ses getirici bir uygulama olduğu ortada.

Diğer örnekler burada ve burada.


Markanın "uslu" durmasıyla ne demek istediğimi anlatabildiğimi umuyorum.

2 Ocak 2008 Çarşamba

Diva ve Boya

Düşünün bir; Boya üreticisisiniz ve piyasada mevcut bulunan boya markanıza bir yüz seçeceksiniz. Kimi seçerdiniz?

Polisan, nam-ı diğer "Gülen Boya", 300 bin YTL karşılığında Ajda Pekkan'ı marka yüzü olarak seçmiş.

Boyanın satın alma tercihini ustaların yaptığını düşünürsek Ajda Pekkan ile yola devam etmenin ne denli mantıklı olabileceğini sorgulayabiliriz. Etkili olur-olmaz, orası gerçekten meçhul. Ben etkili olacağını pek sanmıyorum, ama Polisan bunu denemeye değer bulmuş ki böyle bir meblağa göz yummuş.

Polisan'ın önceki ödüllü reklamlarını biliyoruz, dolayısıyla bunda da ön yargılı olmamak lazım;




Böylesi başarılı ve sofistike bir reklama sahip başka boya markası ben bilmiyorum. Fakat yine de beni esas düşündüren, ürün-celebrity arasındaki ilişki oldu. Ajda ve Boya. Çok komik ve gülünç geldi bana.

Benden de bir alternatif olsun, hatta belki daha az maliyetli ve daha sıcak bir yüz bile olabilir; Aysel Gürel !

29 Kasım 2007 Perşembe

3 Büyüklerin algılanan değerleri

Markaların algıları söz konusu olduğunda dengeler, futboldaki dengeler kadar kolay değişmiyor. Fenerbahçe'nin iyi gidişatı iki maç sonra bozulsa "Ne olacak bu Fener'in hali?" şeklindeki serzenişlere halen rastlayacağımız gibi, Beşiktaş'ın 8 gollük hezimetinden sonra aldığı galibiyetle "Destan yazması"da mümkün. Şunu söyleyebiliriz; taraftarı sürekli memnun etmek mümkün değil.

Fakat gerçek şu ki, "3 Büyükler" diye nitelendirdiğimiz (Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş - bu sırayı takip
edeceğiz) büyük kulüplerimizin de, tıpkı büyük markalar gibi elde ettikleri bir imajları var, ve yaratılan bu imajlar, taraftarların zihninde kazanma-kaybetme ilişkilerinde olduğu gibi süratle değişmiyorlar.



Kimseyi gücendirmeden, objektif olarak büyük kulüplerimizin sosyoekonomik sınıf, karakter, taraftar davranışı, taraftar nüfusu, kurumsal yapıları, kurum kültürü, fiziksel konumu, başarılarını baz alarak yarattıkları marka imajlarını incelemek ve bir iki tane de eğlencelik benzetme yapmak istedim.

-Sosyoekonomik sınıf
Galatasaray için A+, A, B sınıfı,
Fenerbahçe için C1-C2,
Beşiktaş için ise C ve D, hatta E sosyoekonomik sınıflarının mensuplarını barındırıyor diyebiliriz.
Web'de gezinirken, Kurthan Fişek'in 80'lerin başında yaptığı bir önermeyi gördüm; "Galatasaray aristokrasiyi, Fenerbahçe burjuvaziyi, Beşiktaş'ta proleteryayı temsil eder" demiş. Kesinlikle katılıyorum.


-Karakter
Galatasaray diğerlerinden hep daha sofistike olmuştur. Bunun nedeni camiasındaki insanların eğitim seviyesinin yüksek olmasının yanı sıra, Galatasaray'ın bir eğitim kültürünün de olmasıdır. Aynı zamanda köklü ve saygın bir eğitim kurumu olan Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi, Galatasaray'ın marka imajının oluşmasına yardım ettiği gibi Türkiye'de eğitimde de öncü kurumlardır.
Fenerbahçe'yi "sonradan olma" diye nitelendirebiliriz, zira elinde henüz Galatasaray'ın UEFA'sı gibi gerçek bir başarı olmadan kendilerini Türkiye'nin en büyük takımı olarak konumlandırdılar. Hatta hızlarını alamayıp kendilerini bir "Cumhuriyet" ilan ettiler. Fenerbahçe bununla ne kadar gurur duysa da diğer takım taraftarları bununla epeyce alay etmekteler. Sanki, üzerine hiç yakışmayan bir giysiyi giyen ve çok güzel olduğunu sanan bayanlar gibi...
Beşiktaş için yapabileceğimiz nitelendirme "avam" olur. Zira Beşiktaş gerçekten de avam bir takım. Berduşluk, kaybetme kültürü, bastırılmış şiddet ve nefret duygularının bir dışa vurumu gibi sanki.

-Taraftar davranışı
Galatasaray taraftarı, eğitim seviyesinin yüksek olmasıyla doğru orantılı olarak sorgulayan bir yapıya sahip. Hemen isyan bayraklarını çekmeyen belki de tek büyük takım. Çoğu zaman soğukkanlı tutumunu koruyan ve taşkınlığı az olan bir kitlesi var. Çok bağlı olmadıkları gibi, yenilgi ya da kötü gidiş karşısında takımlarını terk etme huyları da zaman zaman ortaya çıkabiliyor.
Fenerbahçe taraftarı ise, Galatasaray taraftarına ters olarak, takımının başarısına ve başarısızlığına karşı aşırı derecede tepkili. Öyle ki, futbol tartışılan bir ortamda kimin Fenerbahçeli olduğu hemen anlaşılabilir. Yenilgi varsa çok hararetli bir savunma, galibiyet varsa çok hararetli bir övünme hakim oluyor. Ölçüsü pek yok. Kaçırılan şampiyonlukta da, 100.yıl kutlamalarında da bunları gördük. Başarısızlık durumunda tepkisel olarak takımı terk etme durumu söz konusu.
Beşiktaş taraftarı yıllardır süregelen kötü gidişe rağmen ufak başarılarla yetinmeyi bilen, gerçekten farklı bir taraftar. Zaman zaman tepkiler ortaya çıksa da, kısa süre içerisinde tekrar eski coşkusuna kavuşan tribünler görmek mümkün oluyor. Real Madrid'in Çarşı grubunu kendilerine taraftar modeli olarak alması, Beşiktaş taraftarının bağlılığı ve sahiplenici yapısı konusunda tek başına bile yeterli referanstır. Bir de yaratıcı Beşiktaş taraftarı konusu var, ancak bu yazıda değinmeyelim.

-Taraftar nüfusu
Galatasaray orta, Fenerbahçe kalabalık, Beşiktaş ise diğer iki takıma göre her zaman daha az bir nüfusa sahip oldu. Burada detaylı dağılımdan biraz bahsedilmiş.

-Kurumsal yapı

Galatasaray için kurumsal yapıya sahip demek zor olur. Zira halen aşması gereken çok şey var. Kurumsallaşma sürecini tamamlayamamış ya da ancak yarılayabilmiş yerli tekstil şirketlerine benziyorlar. Kararlar kurul tarafından alınsa da, halen iletişim süreçleri tepedeki insanlar tarafından idare edilmekte.
Fenerbahçe, hiç şüphesiz, bu konuda büyük bir sıçrama yapmış durumda. Avrupa kulüplerinin seviyesinde olmasa da, bu yapıya gelmeleri ve sürekli olarak gelişmeleri bir Türk takımı için büyük başarı. Tepedeki insanların isimleri etkili olsa da kurumun bir çok birimi mevcut ve gayet örgütlü çalışılıyor. Kurumsal yapıya sahip.
Beşiktaş çok zor durumda, zira ancak bir KOBİ ayarında yönetiliyor. Tek insanlar kulüp ve bütün camia adına karar verebiliyorlar, anlık tepkilerle yönetilen, günü kurtarma çabası içerisindeki bir büyük takım.

-Kurum kültürü
Galatasaray her zaman değişime açık bir takım oldu. Genç isimlere takımda fırsat vermekten yenilikçi merchandising ürün yaratmaya kadar bir çok girişimde bulundu ancak bu aralar ciddi bir yönetim ve kadro sıkıntısı yaşamaktalar.
Fenerbahçe değişime açık ve değişimi şiddetle isteyen bir yapıya sahip. Geçmişte kaybedilmiş ve elde edilememiş başarıları bugün ve yarın elde etmek istemeleri değişimi ve kurumsallaşmayı körükleyen en önemli faktör.
Beşiktaş, değişime kapalı, korumacı ve muhafazakar bir yapıya sahip. Ne kadar korumacı bir yapısı olduğunu anlamak için Beşiktaş'ın en inovatif başkanı, aynı zamanda saygın ve başarılı başarılı bir iş adamı olan Serdar Bilgili'nin takımı kurumsallaştırma ve kalite algısını değiştirme mücadelesini hatırlamakta fayda var. Bu girişim "avam" kitleyi huzursuz etti ve kendisi başkanlıktan uzaklaştırıldı. Bugün Serdar Bilgili Beşiktaş'ın başında olsaydı, kurumsallaşma konusunda Fenerbahçe'den bile önde olabilirdi.

-Fiziksel konumu
Galatasaray'ın konumunun olduğu pek söylenemez. Zira semt ve kale olarak (bu durumda, stad) kendilerine bir noktada yoğunluk bulamadılar. Kültürünü eğitimden alıyor.
Fenerbahçe bir muhitten çok bir bölgeye hakim, zira İstanbul'un Anadolu yakası'nda ikamet ettiklerinden ve Kadıköy'de statları olduğundan, Bağdat Caddesi, Caddebostan sahil yolu ve bu bölgedeki diğer yerler neredeyse tamamen kendilerine ait. Kültürü, konumu itibariyle de burjuvazi.
Beşiktaş ise bir semte sahip olma özelliği sayesinde bir kültür oluşturabildi. "Çarşı" denince akla eski Boyner değil, Beşiktaş Çarşısı ve Çarşı grubu geliyor. İnönü Stadı'nın Beşiktaş ilçe sınırları içerisinde olmasının yanında, taraftarın yerleşik olarak bulunduğu bölgeye yürüyüş mesafesinde olması dolayısıyla kale olmuş durumda.

-Başarıları
Galatasaray'ın lig şampiyonlukları dışında elbette ki en büyük ve yadsınamaz başarısı UEFA şampiyonluğu. Her ne kadar zamanın ötesinde kalmış olsa da, Türk takımlarının elde ettiği en büyük başarı olmasıyla Galatasaray yine de başarılı bir takım olarak hatırlarda kalıyor.
Fenerbahçe başarı konusunda en çok lig şampiyonluklarından besleniyor. Bu yeterli olmadığı ve taraftarının kendisini tatmin etmediği için Fenerbahçe'ye kısmen başarılı diyebiliriz.
Beşiktaş ise Türkiye kupaları, dönemsel şampiyonluklar ve Avrupa maçlarında dönem dönem yükselmesi ile başarı sağlamaya çalışıyor ancak kesinlikle başarılı olduklarını söyleyemeyiz.

Bütün incelemenin özeti olarak şu tabloyu kullanabiliriz;


Bu incelemeden sonra,
Takımları votka yapsak ve şişelesek;
Galatasaray - Smirnoff
Fenerbahçe - Binboa
Beşiktaş - Tekel

Takımları araba yapsak ve galeride sunsak;
Galatasaray - BMW
Fenerbahçe - Hummer
Beşiktaş - Tofaş Kuş serisinden bir araba

Takımları kişileştirsek ve sokakta görsek;
Galatasaray - Şık giyimli, sessiz, zarif ve bakımlı, tiyatroya giden bir bayan
Fenerbahçe - Bol mücevher takmış ve aşırı makyajlı, eğlenceye giden bir bayan
Beşiktaş - Elinde fileleri ile pazardan dönen, yorgun ve kendine hiç dikkat etmeyen, evine yemek yapmaya giden bir bayan olur.

Umarım kimseleri gücendirmemişimdir. Son örneklerdeki gibi eklemeleriniz ya da gözümden kaçtığını düşündüğünüz inceleme kriterleri varsa yorumlara eklerseniz devamını hep beraber getirmiş oluruz.
Bir de hatırlatma ile yazımı bitireyim de yanlış anlaşılmalar ortadan kalksın, Beşiktaş taraftarıyım.

7 Kasım 2007 Çarşamba

Kurumsal kimlik şakaya gelmez

Bir de yerli işletmelerimiz bunu anlayabilse!

İsot Lahmacun, kendi yağında kavrulmaya ve "Türk işi fast-food" pazarında kendisine yer edinmeye (vizyon muhtemelen 1 numara olmaktır diye düşünüyorum) çalışan bir işletmemiz. Detaylı bilgiye b
uradan ulaşabilirsiniz.



Bu fotoğrafı, yemek için çıktığım bir öğlen İçerenköy Carrefour'da çektim. Karakter bende çağrışımdan fazla etki yarattı...



Bunlar tehlikeli sular. Bir karakterden esinlenmek olur, ancak birebir kopyalamak?
Haydi bana "kötü düşünüyorsun" deyin. Sonra da (fotoğraf kalitesi için üzgünüm) gözlere, kirpiklere, buruna, dişlere, ağıza, kollara, bacaklara, hatta ayakkabılara bakın diyorum.

Apaçık belli ki ya tanıdık vasıtasıyla yapılmış bir hayır işi, ya da uyanık yerel bir ajansımız karakteri direk olarak "çakmış". İkincisi zayıf bir ihtimal olsa dahi bunu anlayabilirim, ancak Sponge Bob gibi popüler bir karakteri kullanmak bana paraşütsüz atlayış yapmaktan beter geldi.

Firma da zaten bu konuda bir sıkıntı yaşamış olsa gerek, yeniden uyarlanmış benzer bir karakteri kullanmaya karar vermişler. Ancak, yine bir tutarsızlık sergiliyorlar...



Şimdi İsot'un karakteri buradakilerden hangisi? Ben altında "En şirin acı" sloganı olan ilk görseli daha fazla göz önünde buldum. Ancak, bir de bizi selamlayan şef karakteri mevcut. Belli ki İsot Lahmacun halen işin içerisinden çıkamamış. Kuruldukları 1996 yılından bu yana 12 seneye yakın süre geçmiş olmasına rağmen halen kendilerine bir kurumsal kimlik oluşturamamış olmaları beceriksizlikten mi yoksa bunu ciddiye mi almadılar bilemiyorum, ancak üzücü olduğu aşikar.

Ben ikincisi diyorum. Türk şirketleri, üzülerek söylüyorum, ürünün/hizmetin iyi olmasıyla satışların-büyümenin doğru orantıda büyüyeceğine inanarak üretim süreçlerine daha fazla değer verirken, kendi ismini cilalamak konusunda aynı özeni göstermiyor. Sonuçta böyle acaip, ortada kalmış, sahipsiz ya da kimliğini bulamamış işler görüyoruz. Kişisel düşüncem, İstanbul'da en iyi lahmacunu yiyebileceğiniz yerlerden birinin İsot olduğudur, ancak biraz daha pazarlamanın üzerine düşülse kendini daha fazla geliştirecektir.

Ben İsot Lahmacun'a lahmacun yemek istersem giderim. İsot Lahmacun'un menüsüne bakalım neler var;
-Lahmacun,
-Dürüm ve kebaplar,
-İçli köfte,
-Çiğ köfte,
-Pide,
-Künefe.

İçli köfte ve çiğ köfte aperatif olarak kalabilir desek (ki bence kalmasın), künefe de tatlı niyetine tutulsa, gerisi fazlalık olmuyor mu? Pide'nin, kebapların, firmanın ismi "İsot Lahmacun" ise o menüde ne işi var?

Kategorileri genişlettikçe markanın zihinlerde yarattığı algı zayıflıyor.
Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, ben İsot Lahmacun'dan yalnızca lahmacun yiyeceğim.
Kebap mı? "X Kebap" isimli herhangi bir yer her zaman bana daha cazip gelecektir.

Tüketici de böyle düşünüyor! Şirketler uzmanlık alanlarını (özellikle de kurum olarak isimlerinde) belirtmişlerse kendi işlerine bakmalılar, diğer işleri de diğerlerine bırakmalılar.

Benzer yaklaşımı Hacıoğlu Lahmacun'da yapıyor, menüsünde et döner, piliç döner ve kahve olan bir "lahmacuncu" olarak faaliyet gösteriyor. Kahve içmek istesem, tercihim Kahve Dünyası ya da Starbucks olacaktır.
Menüyü daraltmak varken, genişletmek ve operasyon maliyetlerini artırmak niye?

Madem konu restoranlardan açıldı, bir de şu linkteki zincirleşme çabasındaki restorana göz atmanızı tavsiye ediyorum. Bu "Dönerci Ali Efendi" İçerenköy'de gözüme çarpmıştı, çok yeni bir şirket, henüz web sitesi dahi yok (olması lazım!), içeri girip menü'süne göz attım, operasyonunu, konumlandırmasını ve kurumsal kimliğini beğendim ve "Evet, burası dönerci" dedim. "Unrelated" tabir ettiğimiz hiç bir şey menüde mevcut değil.
Sonradan öğrendim ki üniversite'den aynı dersleri aldığımız bir arkadaşımın şirketiymiş. Kendisiyle şirketin kurumsal kimliği konusunda bir sohbet yaptık, bugüne kadar yaptıkları, aldığı kararlar ve gelecekle ilgili düşünceleri oldukça olumluydu.

Aslında bugün McDonald's gibi bir dev bile aynı hataya (ya da aç gözlülüğe) kapılıyorsa, operasyonlara kıyasla taş devrinde olan yerel işletmelerimiz neden yapmasın diyebilir, işin kolayına kaçabiliriz. Bu kuşakla belki zor ama, benim kuşağım bazı şeyleri değiştirebilecek gibi görünüyor.

31 Ekim 2007 Çarşamba

Zaman Outdoor reklamları ve basında tarafsızlık

Bazı şeylere çok dikkat ederim, biri de aldığım haberin tarafsız olmasıdır.
Üzülerek söylüyorum ki bu, Türkiye şartlarında geçerli olmayan, hatta belki de gelinen noktada asla gerçekleşmeyecek bir durum. Bu konuda hiç ümidim yok yani.

Tarafsızlıktan kastım yalnızca kutuplaşmalar değil, bağımsız geçinen gazetelerin bile kullanmaktan çekinmedikleri kendi üslupları.
Hepsi kendi zümrelerinin, tabir-i caizse "nabzına göre şerbet" veriyor.
Medya grupları da zaten terazinin ağır geldiği tarafa göre bu üsluba yön vermekte.

Briefistan yazmış;
"
Zaman herşeyin sorumlusu olarak kendilerinin, muhafazakarların, "dincilerin" biçilmesine içerlemiş. "onlar" diye bahsediyor. asıl "onlar" suçlu. kendileri farklıymış. afişlerin "Zaman Gazetesi"yle alakası bile olmaması da olayın bir başka yönü."

Mecranın kullanımı beni inanılmaz rahatsız etti. Görsel ile modernize edilmiş sayılır ancak klasik muhafazakar saldırganlığından hiç bir şey kaybetmemiş. Biraz tutarlı olunsaydı keşke, gazetede o kadar pazarlama profesyoneli yazar var ama bir yol göstermemişler, bu mu bütünleşik pazarlama iletişimi anlayışları?
"Onlar"
diyerek zaten bir basın organının yapmaması gereken şeyi yaparak kitleleri birbirinden ayırıyor. Belli bir zümreye hitap ediyor ve geri kalanlarına sanki dış mihraklarmışcasına "onlar" diyor (aynı şeyi Cumuriyet gazetesi de yapıyor ve ben onların bu tutumunu da hiç hoş karşılamıyorum!)...

İkiyüzlülük mü dersiniz yoksa korkaklık mı bilmiyorum, ama keşke görseldeki yüzün altını da gösterselermiş te o yüzün altındaki "upuzun arap sakalı" görmüş olsaydık...

28 Ekim 2007 Pazar

Farklılaşma diyoruz, ama...

Farklılaşayım derken dünyadan kopanları da görebiliyoruz.



Bir toplu konut firmasının yerleşimi için bastırdığı katalog. Aynı konut firması farklılaştırılmış konseptleri ile öne çıkmaya çalışıyor, bunun gibi Türk insanına yabancı bir kaç konsepti daha var. Aslında konutlar için denebilecek pek fazla bir şey yok, gayet güzel görünüyorlar, ancak bizim insanımız bunları sevmez.

Hedef kitle elbette ki A+ insanlar. Kaç tane A+ insanı oraya toplamayı düşünüyorlar? Bilmiyorum. "En avrupai yerleşim" olarak lanse ediliyor. Ben daha Türkiye'de yaşayan Avrupalı diyebileceğim bir insan görmedim, görsem de "Merhaba" deyince "What?" cevabını alırım. Bayağı zorlama olmuş, dolayısıyla dünyadan kopmuş.

Şu "... Cumhuriyeti" muhabbeti zaten iyice zıvanadan çıktı. Her aklına esen cumhuriyet kuruyor, farklılaşayım derken kendilerinden geçiyorlar, dünyadan kopuyorlar. Şu kataloğun tasladığı üstünlüğe, sunduğu vaade bakar mısınız? Bayağı saçmalamışlar.
Aklı başında marka yöneticileri ve iletişimcilerin, bu yolunu kaybetmiş markaları ellerinden tutup dünyaya geri döndürmeleri gerekiyor...

26 Ekim 2007 Cuma

Asla anlayamadım

Farkılaşmak varken taklit etmenin anlamsızlığından bahsediyorum.

Marketing Türkiye dergisinin 133.sayısında kapak konusu "Markalar arası kopyala-yapıştır" yöntemi idi. Anlayan anlamıştır zaten de, biraz daha açmak gerekirse; FMCG'de ürün geliştirirken markaların birbirini ne denli taklit ettiği ve bunun etkili olup olmadığı büyük üretici firmaların önde gelen pazarlama liderlerine sorulmuş ve yanıt aranmıştı.

Konunun detayına girmeyi düşünmüyorum, burada ürün taklidinden daha fazla garipsediğim ve son bir günlerde gözüme çok çarpan bir durum mevcut.

Ülker bu kopyala yapıştır markacıların şüphesiz lideri. Ancak, son günlerde Ülker klonları türemeye başladı (ya da hep varlardı!).



Marka klonuna alışmıştık ama, kurumun kendisini klonlamanın biraz fazla olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl kurumsal kimlik, bu nasıl itibar yönetimi, bu nasıl bir girişimdir anlayamadım doğrusu. Bu firmalar Ülker iştiraki midir? Hem Hazal'ın hem Şimşek'in sitelerine baktım göremedim. Zaten sanmıyorum da, zira iştiraki bile olsa Ülker logosunu böyle kullandırmaz.

Ürün gıda ürünü olunca insan iyice bir çekiniyor denemeye. Bence kurum kimliği (ve kurum kültürü) adına tehlikeli bir yaklaşım. Firmaların web siteleri ve içeriğindeki görsel ve metin materyalleri (slogan vs.) ayrı ayrı revize edilmesi gereken detaylar -ki onlara da girmiyorum.

Bu kolaycı yaklaşımlar -her alanda- gerçekten çok canımı sıkıyor. İşin kötüsü bu, artık hayatımıza gittikçe daha fazla nüfuz etmeye başladı ve bir hayat biçimi, bir eğilim haline geldi. Daha bu sabah kahvaltı ederken okuduğum gazetede ve izlediğim kanalda ve işe giderken sokakta karşılaştığım kolaycı yaklaşımlar;

-Manken (şarkıcı da olabilir) bir bayan Julio Iglesias ile birlikte olduğunu iddia etmiş, sonra da "aramızda bir şey yaşanmadı" demiş. Bu bayan bu demeci verirken yanındaki muhabirler keşke kendisine dünyanın geri kalanının da bildiği bir gerçeği, Julio Iglesias'ın 2000'den fazla kadınla birlikte olduğu rivayetini ve kendisinde farklı, özel bir yan olmadığını belirterek ortamı terk etseydi.

-Alarko Carrier, reklam yüzü (ya da maskotu) olarak kendisine Garfield'ı seçmiş, reklamlarda da korkunç bir seslendirme ile "keyfim yerinde" mesajı veriliyor. Samimi olmak gerekirse, sıradan bir kedi kullandıkları reklamı daha sempatikti. Ajansın da kolayına gelmiş olmalı, seslendirme dışında hiç bir prodüksiyon maliyeti olmayan bir yapım. Üstelik çok sırıtıyor.

-Ve yazıyı yazdıran, Hazal bisküvi'nin logosunu dağıtım servisinin üzerinde görmek.

Zaman zaman beni gerçekten ümitlendiren ve "Marka Yönetimi'nin geleceği var!" dedirtecek yaklaşımlar sergileyen yerli şirketler tek tük te olsa kendini gösterebiliyor, ancak üzülerek söylemeliyim ki bu yazıdaki örnekler, bizim "kurnaz" ve "kolaycı" yapımıza daha kolay geldiğinden olsa gerek, hiç bir zaman tükenmeyecek gibi.

18 Ekim 2007 Perşembe

Değişen yaklaşımlar

Bir deterjan reklamında ne görmeyi beklersiniz?
Giriş: Üstünü başını lekeleyen bir çocuk-kadın-adam "ben bu lekeyi nasıl çıkartacağım?" der,
Gelişme: Dış ses "... Deterjan en inatçı kirleri bile içeriğindeki ... ile kolayca söker" diye anlatırken demo olarak çamaşır makinesinde deterjanın etkisine maruz kalmış kirli çamaşırların lekelerinin söküldüğünü görürüz.
Sonuç: Çocuk-kadın-adam lekesiz kıyafetini üzerine giyer ve "yaşasın" diyerek ve ürüne teşekkür ederek ekrandan çekilirken, dış ses son bir kez daha ürünün vaad
ini belirtir ve reklam biter.

TV'de bu formülle reklam işinin üstesinden gelinir. Bu formülle kirlerden ve lekelerden senelerce ürkütülen insanlar (ben dahil), Omo'nun "Kirlenmek G
üzeldir" konseptli reklamlarını haliyle çok farklı bir yaklaşım olarak buldu. Hala da çok beğenirim. Ancak Saatchi&Saatchi New York menşei'li Tide uygulaması harika!



Görsellerin sırasına göre; "Ketçabın, mayonezin, soya sosunun hiç şansı yok!" diyor, bir sonraki karede de şaşırtıyor. Rugby oyuncuları, polisler ve şövalyeler rakiplerinin (düşmanlarının) ve bu örnekte lekelerin etrafını sarmış, hareket imkanı vermiyor ve büyük bir hezimetin yaşanacağını vurguluyor.


Aynı zamanda lekelere de dolaylı bir gönderme yapılıyor elbette, ancak klasik yöntem kullanılmadan. Çok zekice ve çok etkileyici.

Bir diğer farklı yaklaşım da Ariel'den. Solan renkler hakkındaki reklamlar (mesela Henkel'in Perwoll reklamı) gibi bir yaklaşım sergilemek yerine Ariel, ne demek istediğini apaçık ve oldukça uygun bir şekilde aktarmış.



Sadece bakmak bile yetiyor, baktıkça da (renklerin kullanımından dolayı) mecra insanı içine çekiyor. Bir slogan ya da görsel kullanmadan mesajını böyle etkili bir şekilde ileten başka bir uygulama daha kolay kolay göremeyebiliriz.

Bir de kozmetik hikayesi var. Formülümüz şu;
Işıl ışıl aydınlık ve yalnızca bir designer koltuğunda oturan "celebrity" ekrana doğru yürür ve açı değişince az önceki perspektifin ayna olduğunu anlarız, kendisi aynadan cildine bakar, bazen konuşur, bazen konuşmaz, dış ses cildi hakkında bir şeyler söylerken ürününün faydasını cildin 1000 kat yakınlaştırılmış demosu eşliğinde anlatır. Daha sonra ürünün vaadi celebrity tarafından tekrarlanır ve sağlıklı cildi yakın plandan değişik profillerden çekilerek reklam sonlandırılır.

Yazılı basın'da da durum hemen hemen aynıdır. Aynı "celebrity" (ki yeni isimleri "marka yüzü") kimse 100bin kere photoshop ile rötuşlanmış yüzü görsel olarak kullanılır, sağ alt köşede de ürün (ya da külliyen ürün ailesi) bulunur, vaatler büyük harflerle yazılır, slogan ürün ailesinin yakınlarına iliştirilir.

Bu bağlamda, Olay şöyle bir şey yapmış.




Daha yalın, daha samimi, daha dinamik, daha sofistike ve aynı zamanda daha fazla "bizden".
"Benden niye nefret ettiğini gerçekten bilmiyorum", "Yoo, gerçekten 47 yaşındayım" ve "Terfiyi kaptım" gibi bizim ağzımızdan çıkabilecek günlük kelimelerle sıradan insanların nabzına göre şerbet vermeyi başarırken, ince espri anlayışıyla yüzlere tebessüm yerleştirebiliyor.

Erkeklerle ilgili ürünlerin marka imajlarında erkeklerin ön plana çıkmasını ve reklamlarında erkek görsellerinin kullanılmasını yıllar yılı anlayamamışımdır. Örnek olarak yandaki görseli verebilirim.
Ben böyle bir görselden etkilenerek ürün alabilir miyim? Asla! Uzun bir süre bakmak bir yana, büyük ihtimalle elimi bile sürmem!

JBS adında bir iç giyim firması bu ezberi bozup iç çamaşırı reklamlarında ve görsellerinde kadınları kullanmayı düşünmüş. Zaten kendilerinin de şöyle bir argümanı var; "Erkekler çıplak erkeklere bakmak istemez!" Eh, son derece doğru.



Buyrun size erkekleri cezbedecek ve akıllarında kalması kuvvetle muhtemel bir iç çamaşırı markası. Hem erkekçe bir yaklaşım, hem de sloganıyla samimi.

Görüyoruz ki artık vaat-fayda-çözüm üçgenini iyiden iyiye terketmeye ve markalara alt anlamlar yüklemeye daha eğimli hale gelindi. Tüketiciler için bu, önemli bir yaklaşım. Bugün marka farkındalığı standart bir insandan daha yüksek birisi olarak bile kaçırdığım mesajların haberini duyuyorum. Bunun sebebi benim antenlerimi kapatmam mı? Hayır, yaklaşımların aynı olmasından bunalmam.
Sıradan, dikkati daha zayıf olan tüketici ne yapacak? Sırtını dönecek. Bunun şimdiden farkına varan ve inovasyona önem veren firmaların adını ve işlerini sık sık duymaya devam edeceğiz, hantal yapıları ile değişime ayak uyduramayıp (ya da uydurmayı reddederek) geleneksel yaklaşımda bulunanlar bu karmaşada, büyük bütçelere sahip olsalar dahi, kendi seslerini kendileri dahi duyamayacak hale gelecek.
Hantal yapı demişken, büyük firmalar değişimden nasibini al(a)madan gelenekselci tutumlarını sürdürmeyi asla bir özür olarak kabul ettiremezler, zira ilk üç örnek P&G gibi bir dev şirkete ait.
Bilmem anlatabildim mi?

14 Ekim 2007 Pazar

Absolut Blog

Bugün web'de gezinirken Absolut'un sitesine göz attım. Beklediğimden çok daha farklı bir site ile karşılaştım.


Absolut, hiç beklemediğim (ve muhtemelen diğer herkesin beklemediği) şekilde, sitesini neredeyse tamamen bir blog olarak yayınlamakta. Kullanıcılar üye olarak Absolut şişesi üzerindeki kreatif çalışmalarını yayınlayabildikleri gibi partiler hakkında haberler de girebiliyorlar. Hiç bir markanın web sitesinde, ziyaretçilerin (ya da tüketicilerin) bu denli büyük etkileşim içerisinde olduğunu görmemiştim.

"Cool" bir markadan da farklı bir yaklaşım beklenemezdi zaten. Votka'da başka bir cool marka (ve benim favorim) olan Smirnoff'un sitesini ziyaret ettiğimde Faithless'lı Smirnoff partilerinden görüntülerin hem site üzerinden hem de youtube'dan izlenebileceğini gördüm. Bir blog sitesi kadar olmasa da kısmen bir etkileşim söz konusu (ayrıca Türkiye'yi Orta Doğu değil Avrupa bölgesine yerleştirdikleri için yine kalbimi kazandı).

Bizde bu denli büyük bir etkileşime girecek kadar inovatif, yürekli ve "cool" kaç tane marka çıkar acaba?

9 Ekim 2007 Salı

Hurma Pie



Şu yazı, pek çok insan için hiç bir anlam ifade etmez sanırım.



Ancak bu karede, durum bir anda değişiyor. Yazı olmasa bile M'sinden tanırız onu.



Sevgili dostum Burak gönderdi. Fotoğrafı Dubai'de bizzat benim için çekmiş, sağol diyorum buradan bir kez daha.
Benzer durumu Ukrayna'da Honda için de yaşamıştım, yine aynı durum McDonald's için de geçerliydi zira orada da Kiril alfabesi kullanılıyordu, ancak fotoğrafını çekmeye lüzum görmemiştim. Yazıyı yazarken "keşke çekseydim" diye hayıflanmadım değil.

Aslında Burak'ın da en çok ilgisini çeken şey "Hurma Pie" uygulaması olmuş. "Nasıl sattığını anlatamam" diye özetledi bana durumu. "Burada McTurco ya da benzeri, yerelleştirilen ürünler satmıyorsa" diye düşündüm, "bunun, farklılık yaratmada bir sorun ya da ağız tadını yakalamamakla bir ilgisi var". Şöyle bir düşününce, McTurco dediğimiz ürünün yalnızca köftesi (ne kadar farklı olabilirse) farklı ve ekmeği susamlı. Ancak Hurma Pie için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, içerisindeki malzeme tamamen farklı, yerel bir meyve. Güzel fikir.

7 Ekim 2007 Pazar

Bundan bahsediyoruz!



Geçen sene Autoshow'dan hızlı metro ile dönerken Bayrampaşa civarındaki raketlerde görmüştüm Ender Mağazaları'nın ilanını. Tema aynıydı, yalnız bu sefer pembeli yerine siyah abiye giymiş bir bayanın görseli kullanılmıştı. Koluna taktığı karton torba uygulaması dahi aynıydı ve ben tam da buradaki bir ayrıntı yüzünden fotoğrafını çekmek istemiştim, ancak fotoğraf makinamı çantasından çıkarmaya üşendiğimden es geçmiştim.

Şimdi Ender Mağazaları ayağıma kadar fotoğrafını çekmek istediğim ilanın ta kendisini getirmiş. Bir sefer daha aynı hükümetin seçilmesi ile olsa gerek, bir kaç gündür gazetelere tam sayfa ilan verecek kadar palazlanmışlar. Esas konumuz Ender Mağazaları'nın bu ilanı olduğundan, şöyle bir soru sordum kendi kendime; "Bu ilanı daha düzgün yaptıracak kimseyi bulamamışlar mı?"




Geçen seneden hatırladığım uygulama güzel olduğu için değil, içinde başka çıkarımlara sebep olduğunu düşündüğüm bir öğeye sahip olduğu için bu kadar çok aklımda kaldı. Bilmiyorum ilana bakıp ta dikkatinizi çektiği oldu mu, ancak görsele baktığımda benim gözüm tek noktada sabit kalıyor, o da kırmızı ile "highlight" ettiğim alan.

Diğer bütün markaların (klansman dahilinde düşünürsek, adidas ve puma dahil) isimleri Arial font ile yazılmışken, Nike'nin "Swoosh"u hemen göze çarpıyor. İşin komik yanı, "Swoosh" bize derhal "Nike" mesajı veriyor.

Her ne kadar "basit" görünse de, yakalanması zor bir başarı. Markalama tam da bu değil midir zaten?

28 Eylül 2007 Cuma

Erbil Süel yaklaşımı

Iraz geçenlerde blogunda İzmir'li yerel bir işletmenin "İzmir'liliğinden bir şey kaybetmediğini" yazmış. Yazının içeriği kadar işletmenin tavrı da hoşuma gittiğinden burada paylaşmak istiyorum;

"İzmirli bir marka olduğunu bildiğim Erbil Süel, İzmir'e has bazı "kelime farkları"na fazlasıyla bağlıymış gibi göründü gözüme. Dün Bornova
'da işten dönerken Erbil Süel'in vitrininde gördüğüm bu promosyon yazısına çok güldüm.

İzmir'e diğer şehirlerden gelip de yerleşenler hemen fark etmiştir, burada bazı evrensel kelimeler kullanılmaz. Simide "gevrek" denir, sigorta "asfalya"dır, çekirdeğe "çiğdem" derler. Boyoz diye yağlı bir çeşit börek vardır. Konuşurken "gidiyoz-geliyoz" demek de bir alışkanlıktır burada. Bunlar, İzmir'e dair sevdiğim renkler. Ancak, ciddi bir imaj yaratmaya çalışan bir markanın, yazı dilinde kendisini bu şekilde ifade etmesini, bir filolog olarak doğru bulmuyorum. Belki reklamcı arkadaşların yorumları farklı olacaktır, belki de Erbil Süel'in hedef kitlesi çok lokaldir, bilemiyorum :)"

Ben hiç duymadım Erbil Süel adını. İzmir'e yolum düşmediğinden ve markanın oldukça yerel olmasından dolayı olsa gerek. Bu "Fazlaca yerel" markalar eğer gerçekten başarılılar ve insanlar için bir değere sahiplerse zamanla "Lovemark" haline gelebiliyorlar. İzmir'de olduğundan markanın durumunu bilemiyorum, ancak İstanbul'da da yerel örneklerden;

-Yazıcıoğlu İş Hanı ve civarı teknoloji meraklılarının,

-Türkmen Mağazaları çocuklarını okula hazırlayan annelerin,
-Ziya kadın ve erkeklerin ayakkabı konusundaki Lovemark'larıdır.

Bu markalar, bu intibayı insanlarla aralarında oluşan duygusal bağ ile inşa ederler. Şu "-yoz" takısına gelirsek, ben çok samimi ve komik buldum. Bunu gören insanların yüzünde eminim ki bir tebessüm belirmiştir. Bu o an satın alma yaptırmasa dahi önemli bir şeydir, marka değerine katkısının büyük olduğunu düşünürüm. Öyle olmasaydı biz burada oturup Erbil Süel'in adını anmazdık.
Eminim ki bunu görüp gülen insanlar da çevrelerine bunu iletip bir nevi WOMM yapıyorlardır.
Yerel bir işletme'nin, faaliyet gösterdiği bölgenin değerleriyle böyle bir uyumda olması benim çok hoşuma gitti.

28 Ağustos 2007 Salı

Çağrışım yaptıranlar ve diğerleri...


Bu yazı size ne ifade ediyor? Birçoğunuza koca bir hiç.
Herhangi bir çağrışım yaptı mı? Yapmamış olmalı.
Bu tabela sizce ne tabelası olabilir? Café? Saat dükkanı? Kuaför?
Cevabı vereyim, hiçbiri.

Fotoğrafı Ukrayna - Odessa'da çektim. Çok az insan İngilizce konuşabildiğinden, dil sorunu yaşadığım bir yer olarak hafızamda yerini aldı. Öyle ki, karnımı doyurmak için girdiğim cafelerde İngilizce menü bulamayıp, soluğu McDonald's'ta aldığımda, siparişimle ilgilenen kızdan, oldukça popüler ve kolay bir seçim olan Big Mac menüsünü , iletişim problemimiz yüzünden 8 dakikada alabildim.

McDonald's'ı nasıl tanıdım? O kocaman, M şeklindeki "arch"ından.
Honda'yı nasıl tanıdım? Logosundan.

Düşünüyorum da, Türk şirketlerinden kaçını, ismi Rusça yazılsa tanıyabiliriz? Hangisinin logosu, Nike gibi, McDonalds gibi, Honda gibi iz bıraktı hafızamızda?

Efes Pilsen, Turkcell, Eczacıbaşı, Petrol Ofisi... Bunlar benim aklıma gelenler.
İsmi Rusça yazılsa da gerek logosuyla, gerek kimliğiyle, gerekse de diğer brand equity öğeleriyle bütünleşmiş, tanınmak için ismine gerek duymayan kaç Türk firması geliyor aklınıza?