innovation etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
innovation etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2009 Perşembe

Internet reklamcılığı (şimdilik) kolay meslek

İnternet reklamcılığı kolay meslek haline geldi.
Bunu bu şekilde rahatça söyleyebilmemin sebebi elbette, sitelerin, banner/reklam alanları olarak halen belli başlı görünür kısımlarının kullanılması ve site sahiplerinin, bu alanları medya planlama şirketlerine haraç mezat satılması...

Zaten internet girişimcisi olmak isteyen kişilerin iş fikirlerine baktığımızda da en büyük eksikliğin "gelir modeli yaratmak" olduğunu açıkça görebiliyoruz.

Sıfırdan başlayacak girişimcilik fikirlerinin gelir modeli kısırlığı karşısında, büyük çarklara sahip portallar ne kadar esnek olabilir?

İstedikten sonra, yeni yaklaşımlar ve modeller geliştirmek mümkün.

Fakat, düşünmek zor, mevcut sistemi bir adım ileri götürmek daha kolay. İşte, internet reklamcılığı'na bu yüzden "kolay meslek" diyorum.
Bu portallar, "prezentabl" satış temsilcilerini, hayatlarında, bırakın internet'e reklam vermeyi, dijital ajans dahi görmemiş potansiyel müşterilerin ayaklarına kadar giderek (inşaat sektörü'nü rahatlıkla örnek gösterebilirim), banner alanlarını, görüntülenme rakamlarını sunarak haraç mezat satmaya çalışırlar.

Sektör, bilmeyeni (ve satış yapanı) için şu an rahat. Fakat, kullanıcı deneyimi hiçe sayılıyor.

Örnekler çok... Sitelerdeki genel kirlilikler haricinde, beni en çok rahatsız edeni floating banner.

Her haberde default olarak açılıyor, kimisi "kapat" düğmesine basılmadığı taktirde kapanmıyor. Yanlışlıkla tıklanması ise cabası, görünürlük iyi fakat, alakasız insan trafiği yaratıyor ve ölçümleme yapıldığında kampanyalardaki başarı oranı otomatik olarak düşüyor.
Kazanan, yüksek (yanlışlıkla) tıklama oranıyla portallar oluyor.
Kaybeden, yüksek tıklama oranına aldanıp portal performansını buna göre belirleyerek deneyimsel bir ölçümleme yapmayan marka ve durumdan rahatsız olan son kullanıcılar oluyor.

Bunun dışında, izlenmek istenen içeriğe giderken araya sıkıştırılan flash reklamlar,

Haber metnini okurken/tararken beliren AdClick reklamları da cabası.

Bir de yabancı örneğe, New York Times'a bakalım;


Basit. Sade. Doğrudan içeriğe yönlendirici. Banner alanları son derece kısıtlı.

Elbette, piyasa koşulları bu kadar müsaitken "reklamı kaldıralım" demeyeceğim.
Fakat, özellikle haber portallarının zaman içerisinde gelir modellerinde farklı açılımlar yapması şart!

Katma değerli servislerini geliştirip, uygun üyelik bedelleri belirlemeleri halinde, üyeliği tercih eden kullanıcılara reklamsız "Lite" versiyonlarının gösterilmesi de, geliştirilebilecek envai çeşit gelir modelinden birisi olarak düşünülebilir.

Bunun için önce mevcut ortamdaki insan kaynağında bir revizyon gerekiyor.
Eski metotlara sıkı sıkıya bağlı olanların değil, düşünsel yetenekleri 2.0 düzleminde olan insanların söz hakkının artması bu açılımları başlatabilir.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Sorunlu Tüketici 2.0 ve çözümler

Hepimiz her ürünle ve her hizmetle sorunlar yaşayabiliyor, zaman zaman markalarla karşı karşıya kalabiliyoruz.

Karşılıklı diyaloglarla ya da iyi niyet ile çözülebilecek kadar kolay olmayan durumlarda, taraflardan biri sesini yükseltebiliyor.
Sonra? Sıkıntı...

Bunu çözmek için şikayet platformları oluşturuldu, ancak aylık fee gelir modeline bağlı olan bu siteler şeffaflıklarından ve tatmin ediciliklerinden oldukça uzaklaşmış durumdalar.
Bugün sikayetvar.com'a girdiğiniz herhangi bir şikayetin altına kurumlar standart bir "özür yazısı" giriyor. Değişen tek şey ad-soyad kısmı.
Şikayete konu olan sorunun nasıl çözüldüğü, soruna nasıl yaklaşıldığı ve şirketin tüketicisine ilgi durumu tam bir muamma.

Bugün Murat Kaya'nın FriendFeed'e Teknosa ile ilgili yazdığı yorumları görünce, aklıma Teknosa hakkında önceden yazdığım yazılar geldi (1 - 2 - 3 - 4).
Bugüne kadar değişen ve gelişim gösteren hiç bir şey yok gibi...


Tüketiciler olarak hepimizin düştüğü ortak bir sıkıntı da, derdimizi dile getirirken tek bir ağızdan konuş(a)mamamız.
Hepimiz kendi sorunumuzun iletişimini yapmaya çalışıyoruz, ancak sesimiz, diğer seslerin gürültüsü arasında kayboluyor.
Kimimiz FriendFeed'de, kimimiz blogunda, kimimiz yakın çevresine mail forward etmek yoluyla yaşadığı olumsuzlukları aktarıp şirket hakkında negatif propoganda yapıyor.
Bu yaklaşım da ne şirketin sorundan haberdar olup kendini geliştirmesine, ne de şikayetçi kişinin sesinin duyulup sorununa çözüm aranmasına yarıyor.

Bir dönem Teknosa Mağdurları blogu, Teknosa tüketicilerinin kendi sorununu rahatça, tek sesliliğin gücüyle ifade edebilmesi, diyaloğa daha açık bir platformda buluşması adına yapılmış başarılı bir girişimdi. Fakat yayınına artık devam etmiyor.

Tüketiciler şikayetlerini dile getirmek istiyorlar! Neden onlara bir fırsat vermiyorsunuz?

Kızgın bir tüketici ortak sorunlarını dile getirebileceği bir şikayet blogu açıp gelecek şikayetleri toplayarak bunu bir negatif WOM mecrasına çevirebilir.
Bir başka opsiyonda da, markalar kendilerini kızgın tüketicilerin ellerine ya da sikayetvar.com gibi tehlikeli kucaklara bırakmadan önce kendi sosyal şikayet platformlarını kurabilirler.

Bu yaklaşım, tüketici açısından bakacak olursak, markalara seslerini duyurabilmeleri açısından avantaj sağlayacaktır.
Markalar açısından ise, kızgın tüketicilerin şikayetlerini web'in derin sularında, gözlerinin çok ötesinde bir yerlerde değil, bizzat kendi platformlarında dile getirmelerini ve çözüm üreterek kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacaktır.

İki tarafa yarayacak en önemli kısım ise bir blogun SEO avantajı.
Web'de "marka adı + şikayet" ya da "marka adı + ürün adı" kombinasyonlarıyla arama yapıldığında ürünle ilgili şikayetlere (varsa çözümlere) ulaşılabilirlik daha fazla olacak ve bu sorunlar marka tarafından iyi şekilde ele alınırsa, sorunu okuyan potansiyel müşterilerin de satınalma kararında olumlu etki bırakarak markaya karşı güven uyandıracaktır.

Bu atılımı yapacak vizyona, yaklaşıma ve cesarete sahip marka bulmak bu işin en zor kısmı olabilir!

18 Eylül 2008 Perşembe

Değişime uyum

Son zamanlarda herkesin tek derdi var; Yeni Facebook tasarımı.

"Back to old Facebook" butonu kalkınca bu durum bir anda bütün dertlerimizin önüne geçti, öyle ki bir çok insanın kişisel iletisinde yeni Facebook tasarımına lanet (hatta küfür) yağdırdığını ve bu konuda sızlandıklarını görüyorum.


Değişime direnç göstermek çoğunluğun tepkisidir.
Pek az insan yeniliği (gelişmeyi) benimseyebilir.
Benimseyenlerin çok daha azı da bundan kendine bir fayda çıkarır, onlara "innovator" diyoruz!

Alın size mikro bir iş fikri; Bir sürü insan eski Facebook için kıvranıyor, bir paravan web sitesi (ya da application) tasarlayıp Facebook'u eski haline getirebilirsiniz...


1 milyon müşteriniz şimdiden hazır...

11 Kasım 2007 Pazar

Dünyaya Açılan Şemsiye - Celal Birsen

Bir plajda güneşten bunaldığımızda altına sığındığımız, yağmurlu bir günde altında oturup çayımızı kahvemizi içtiğimiz, ya da bakkaldan dondurma alırken altında durduğumuz şemsiyelerin hemen hemen hepsinin tek bir üretici tarafından üretildiğini ve markasının Celal Birsen olduğunu kaçınız biliyor?

Askerliğim esnasında bir subayın yüksek lisans projesini yaparken öğrendim Celal Birsen ismini. Okuduğum metin, masalsı bir başarının vakasıydı. Yakalanan başarı bende markaya karşı bilinirliğin yanı sıra bir de sempati oluşturdu diyebilirim.

Vakayı okuduktan sonraki farkındalıkla altında durduğum, yolda gördüğüm şemsiyelerin markalarına dikkat etmeye başladım. İşte oradaydı, Celal Birsen. Daha sonra markalarını, mağaza ve department store vitrinlerine yapıştırılmış "Celal Birsen şemsiyeleri burada satılmaktadır" yazılı stickerlarda görmeye başladım. Belki çoktandır vardı da ben yeni farkına varıyordum, bilemiyorum.

Geçen Cuma akşamı bir Boyner mağazasında dolaşırken bu küçük köşe standları Göze'nin dikkatini çekti.



Boyner'de bu şık standlarla köşeleri kapmanın yanı sıra, işin en hoşumuza giden kısmı şemsiyelerin rastgele değil, ilgili ürünlere göre yerleştirilmesi oldu. Kadın spor giyim reyonunda daha renkli, portatifliğe önem verilmiş ve zarif tasarımlar yer alırken, Erkek giyim ve takım elbiselerin satıldığı reyonlarda kıyafetlere göre uygun, üzerlerinde "premium" yazan daha ciddi, koyu ve sofistike tasarımlı şemsiyeler mevcuttu.



Mağaza içerisinde herhangi bir köşede bütün ürünleri sergileyerek işin kolayına kaçmak varken böylesi bir yaklaşım sergilemeleri, marka Celal Birsen olduğundan beni fazla şaşırtmadı. Mağaza içi iletişim öğeleri kullanılmıyor, ancak standların iki üç tanesini atlasanız bile ilgili olduğunuz reyondaki ürünlere bakarken ilginizi çekebilecek başka bir stand karşınıza çıkıyor.



Bilinirlik ve prestij açısından mağazaya kesinlikle evet, ama satış için department store'larda bu şekilde yayılmak Celal Birsen mağazası açmaktan daha etkili olmalı.

18 Ekim 2007 Perşembe

Değişen yaklaşımlar

Bir deterjan reklamında ne görmeyi beklersiniz?
Giriş: Üstünü başını lekeleyen bir çocuk-kadın-adam "ben bu lekeyi nasıl çıkartacağım?" der,
Gelişme: Dış ses "... Deterjan en inatçı kirleri bile içeriğindeki ... ile kolayca söker" diye anlatırken demo olarak çamaşır makinesinde deterjanın etkisine maruz kalmış kirli çamaşırların lekelerinin söküldüğünü görürüz.
Sonuç: Çocuk-kadın-adam lekesiz kıyafetini üzerine giyer ve "yaşasın" diyerek ve ürüne teşekkür ederek ekrandan çekilirken, dış ses son bir kez daha ürünün vaad
ini belirtir ve reklam biter.

TV'de bu formülle reklam işinin üstesinden gelinir. Bu formülle kirlerden ve lekelerden senelerce ürkütülen insanlar (ben dahil), Omo'nun "Kirlenmek G
üzeldir" konseptli reklamlarını haliyle çok farklı bir yaklaşım olarak buldu. Hala da çok beğenirim. Ancak Saatchi&Saatchi New York menşei'li Tide uygulaması harika!



Görsellerin sırasına göre; "Ketçabın, mayonezin, soya sosunun hiç şansı yok!" diyor, bir sonraki karede de şaşırtıyor. Rugby oyuncuları, polisler ve şövalyeler rakiplerinin (düşmanlarının) ve bu örnekte lekelerin etrafını sarmış, hareket imkanı vermiyor ve büyük bir hezimetin yaşanacağını vurguluyor.


Aynı zamanda lekelere de dolaylı bir gönderme yapılıyor elbette, ancak klasik yöntem kullanılmadan. Çok zekice ve çok etkileyici.

Bir diğer farklı yaklaşım da Ariel'den. Solan renkler hakkındaki reklamlar (mesela Henkel'in Perwoll reklamı) gibi bir yaklaşım sergilemek yerine Ariel, ne demek istediğini apaçık ve oldukça uygun bir şekilde aktarmış.



Sadece bakmak bile yetiyor, baktıkça da (renklerin kullanımından dolayı) mecra insanı içine çekiyor. Bir slogan ya da görsel kullanmadan mesajını böyle etkili bir şekilde ileten başka bir uygulama daha kolay kolay göremeyebiliriz.

Bir de kozmetik hikayesi var. Formülümüz şu;
Işıl ışıl aydınlık ve yalnızca bir designer koltuğunda oturan "celebrity" ekrana doğru yürür ve açı değişince az önceki perspektifin ayna olduğunu anlarız, kendisi aynadan cildine bakar, bazen konuşur, bazen konuşmaz, dış ses cildi hakkında bir şeyler söylerken ürününün faydasını cildin 1000 kat yakınlaştırılmış demosu eşliğinde anlatır. Daha sonra ürünün vaadi celebrity tarafından tekrarlanır ve sağlıklı cildi yakın plandan değişik profillerden çekilerek reklam sonlandırılır.

Yazılı basın'da da durum hemen hemen aynıdır. Aynı "celebrity" (ki yeni isimleri "marka yüzü") kimse 100bin kere photoshop ile rötuşlanmış yüzü görsel olarak kullanılır, sağ alt köşede de ürün (ya da külliyen ürün ailesi) bulunur, vaatler büyük harflerle yazılır, slogan ürün ailesinin yakınlarına iliştirilir.

Bu bağlamda, Olay şöyle bir şey yapmış.




Daha yalın, daha samimi, daha dinamik, daha sofistike ve aynı zamanda daha fazla "bizden".
"Benden niye nefret ettiğini gerçekten bilmiyorum", "Yoo, gerçekten 47 yaşındayım" ve "Terfiyi kaptım" gibi bizim ağzımızdan çıkabilecek günlük kelimelerle sıradan insanların nabzına göre şerbet vermeyi başarırken, ince espri anlayışıyla yüzlere tebessüm yerleştirebiliyor.

Erkeklerle ilgili ürünlerin marka imajlarında erkeklerin ön plana çıkmasını ve reklamlarında erkek görsellerinin kullanılmasını yıllar yılı anlayamamışımdır. Örnek olarak yandaki görseli verebilirim.
Ben böyle bir görselden etkilenerek ürün alabilir miyim? Asla! Uzun bir süre bakmak bir yana, büyük ihtimalle elimi bile sürmem!

JBS adında bir iç giyim firması bu ezberi bozup iç çamaşırı reklamlarında ve görsellerinde kadınları kullanmayı düşünmüş. Zaten kendilerinin de şöyle bir argümanı var; "Erkekler çıplak erkeklere bakmak istemez!" Eh, son derece doğru.



Buyrun size erkekleri cezbedecek ve akıllarında kalması kuvvetle muhtemel bir iç çamaşırı markası. Hem erkekçe bir yaklaşım, hem de sloganıyla samimi.

Görüyoruz ki artık vaat-fayda-çözüm üçgenini iyiden iyiye terketmeye ve markalara alt anlamlar yüklemeye daha eğimli hale gelindi. Tüketiciler için bu, önemli bir yaklaşım. Bugün marka farkındalığı standart bir insandan daha yüksek birisi olarak bile kaçırdığım mesajların haberini duyuyorum. Bunun sebebi benim antenlerimi kapatmam mı? Hayır, yaklaşımların aynı olmasından bunalmam.
Sıradan, dikkati daha zayıf olan tüketici ne yapacak? Sırtını dönecek. Bunun şimdiden farkına varan ve inovasyona önem veren firmaların adını ve işlerini sık sık duymaya devam edeceğiz, hantal yapıları ile değişime ayak uyduramayıp (ya da uydurmayı reddederek) geleneksel yaklaşımda bulunanlar bu karmaşada, büyük bütçelere sahip olsalar dahi, kendi seslerini kendileri dahi duyamayacak hale gelecek.
Hantal yapı demişken, büyük firmalar değişimden nasibini al(a)madan gelenekselci tutumlarını sürdürmeyi asla bir özür olarak kabul ettiremezler, zira ilk üç örnek P&G gibi bir dev şirkete ait.
Bilmem anlatabildim mi?

8 Ekim 2007 Pazartesi

Arçelik Techtouch

Arçelik bu tempoyla oldu Argelik. Gün geçmiyor ki beyaz eşyaya bir yenilik, bir farklılık getiriyorlar. Vestel'de onlardan aşağı kalmıyor elbette, ancak bu seferki gerçekten hayat kolaylaştıracak cinsten.

Techtouch bulaşık makinesi'nin en büyük özelliği, tek tuşu ile yıkama işlemini halletmesi. Özelliklerinin yanında ismi de çok kurnaz ve keyifli geldi bana. Makinayı tek tuşa basarak başlatıyorsunuz ve gerisi tamamen ona kalıyor dedik, çalışma prensibi şöyle;

-Yük sensörü makinaya koyduğunuz bulaşık miktarını belirliyor ve ona göre su harcaması yapıyor,
-Kirlilik sensörü bulaşıkların kirlilik derecesini ölçerek en uygun programı ayarlıyor,
-Su sertlik sensörü suyun sertliğin ölçerek yıkama için en uygun ayarları yapıyor ve bulaşıkları kirece karşı koruyor,
-Parmak izi bırakmayan yüzeyiyle temizliği kolay hale getiriyor.

Temel özellikleri bunlar. Benim gibi bulaşık makinası kurmayı bilmeyenler, susuz kaldığımız bu dönemde su tasarrufu sağlamak, tabak çanaklarımızın daha uzun dayanması ve estetik bakımdan kurtuluş için büyük çözüm gibi görünüyor.

Bu arada ben bu önemli yeniliğin (ntvmsnbc.com banner'ı hariç) halen bir reklamını göremedim. Gören var mı?

Tebrikler Arçelik!

13 Eylül 2007 Perşembe

eBay Mastercard

Firmaların sadakat arttırmak için bir çok farklı yola başvurduğunu hepimiz biliyoruz.
Bazı şirketler vardır ki, onlar farklılıklarından, pazara ilk giren olmanın verdiği güçten ve yenilikçi anlayışlarından dolayı tüketici nezdinde sadakati kolaylıkla kazanırlar. Hatta kimisi Lovemark bile olabilir.

İşte eBay'de benim gözümde öyle şirketlerden biridir. Promosyonel aktiviteleri başarıyla yürüten, yerli firmalar gibi "mass marketing" değil, gerçekten satın almamla ilgili analizler yapıp, ilgilendiğim ve ilgilenecek olmam muhtemel ürünlerin promosyonlarını gönderen, kısacası işini doğru yapan, ilişkilerini çok doğru yürüten bir firmadır.

Daha önce eBay'den alışveriş yapanınız oldu mu bilmiyorum ama ben çok sık yaparım. Geçtiğimiz günlerde gözümden kaçmıştı ancak bugün görüyorum, eBay sadık müşterileri için Mastercard ile işbirliğine giderek eBay Mastercard'ı yaratmış.

3 değişik tasarımı olan kartı eBay'deki kullanıcı adınızla alabilmeniz mümkün olduğu gibi, eBay'in ödeme sistemi olan PayPal ile tamamen bütünleşik olarak işliyor. Bu da sistemi kullananlar için ödemelerin kolaylaşarak hızlanması demek.

"Ee benim zamanla problemim yok, banka kartım bana yeter, neden bir de eBay kartı alayım?" diyenler olmasın diye başka bir avantaj daha düşünmüşler. Kartla yapılan her 1$ harcamaya 1 eBay puanı kazanılıyor, daha sonra bu puanlar indirim olarak satın almalarda kullanılabiliyormuş. Bugüne kadar epeyce alışveriş yapmış birisi olarak bir kez indirimden yararlandım, ancak
Birleşik Devletler'de yaşayan ortalama bir "eBayer" için oldukça cazip olacağını tahmin ediyorum, zira benim toplam aldığım ürünlerin 2 mislini ortalama "eBayer" 1 ay içerinde yapabilir.

Online alışveriş bizde de yaygınlaşsa da bu tip uygulamaları göğsümüzü gere gere lanse etsek.

5 Eylül 2007 Çarşamba

Alternatif mecra -video

Bir önceki Alternatif mecra başlıklı yazımda bahsettiğim video aşağıda... Video için Zafer'e teşekkürler.


Alternatif mecra

Geçtiğimiz hafta Caddebostan'da otururken kalabalığın ilgisinin bir noktaya toplandığını farkettik, dönüp baktığımda sırtlarındaki donanımla hem sesli, hem de tepesindeki LCD ekranla görüntülü reklam mecrası haline gelen bu arkadaşları gördüm.



T-Shirt üzerindeki reklamları zaten biliyorduk, alnına yazı yazdıranları, hatta koluna, omzuna ve çeşitli uzuvlarına dövme yaptıranları da gördük, ama bu bambaşka olmuş. Kaplumbağa gibiler, azıcık öne doğru eğildiklerinde LCD'ler gözünüzün içine giriyor.

Çok fütüristik, ama etkisiz. Neden? Konuşulan şey bunu kullanan markalar değil, icadın ta kendisi oldu, ondan. Değişik reklamlar vardı ama şimdi bile hangi markaların reklamlarının olduğu, aralarında bir tek Hürriyet'i hatırlıyorum, onu da sesi çok yüksek olduğu ve sürekli tekrar ettiği için. Videosu da mevcut, onu da gün içinde eklerim.

24 Ağustos 2007 Cuma

Google Earth'teki küçük işletmelerimiz...


Ikea'ya ulaşımdan bahsedince, yerini yurdunu bilmeme rağmen, Google Earth'ten bir kuşbakışı yapayım dedim. İşte, görüldüğü üzere, tam anlamıyla izole bir yapısı var.
Aşağıdaki kırmızıyla çizilmiş alan Ikea'ya en yakın otobüs durağı. Eh, etrafında da toplu taşımaya dair gerçekten hiç bir şey yok.



Ikea'nın ulaşımını araştırırken, beni gerçekten çok şaşırtan ve hoşuma giden bir şeye rastladım. Hiç lafı uzatmadan görmenizi istiyorum...



Küçük işletmelerimiz Google Earth'ü nasıl kendileri için kullanabileceklerini keşfetm
iş gibiler. Bunlar sadece İstanbul Anadolu yakasında benim bulduklarım, haritayı daha küçültünce karşıma ne kadarının çıkacağını bilemedim.

16 Ağustos 2007 Perşembe

Mor fikir


Bir süredir teknoloji alışverişlerimi yapmadan önce piyasa fiyat araştırmasında referans aldığım bir site var: www.teknofiyat.com

Arabirimi son derece kullanışlı olan bu siteyi de askerden döndüğümden beri kullanıyorum. Hatta, yakın zamanda çok ihtiyacım olan bir elektronik ürünü de bu siteden yaptığım araştırmayla, daha önce hiç alışveriş yapmadığım küçük bir firmadan, sitede gösterilen fiyatla da aldım.

teknofiyat.com şimdiden kendi kulvarında en büyük referans noktası. Biraz bakınca tasarımındaki sadelik, kullanımındaki kolaylık ve sonuçların tutarlılığı aklıma google'ı getirdi. Google'da, Yahoo'yu bu şekilde alt etmemiş miydi?
Türkiye'de teknoloji alışverişinin Google'ı olabilecek bir site bence teknofiyat.

Teknoloji alışverişlerini sık yaptığımı söyleyemem, ancak takip ederim. İnternet'ten en çok satın aldığım ürünler ise genellikle kitaplar oluyor.

Geçenlerde ucuzluğundan dolayı kitap alışverişlerimde tercih ettiğim bir sitede yaptığım kitap alışverişini onaylamak üzereyken tutarı (78 lira) çok bulmuştum. Herhangi bir "brick and mortar" kitabevinden daha ucuz olmayan fiyatları görünce, pahalı olduğunu düşündüğüm başka bir siteye, kıyaslama adına şöyle göz attım. Gördüm ki aynı alışverişim orada, hem de kargoyla beraber tahminimden daha az (56 lira) tutuyor. Şaşırmama rağmen tercihimi göz atmak için bulunduğum siteden yana kullandım. Kendi kendime bir araştırma yapmasaydım aynı bütçeyle bir kitap daha az almış olacaktım.

Piyasada bunca kitap satışı yapan site varken ve hala türerlerken, bir tane akıllı girişimcimiz çıkıp ta lideri takip etmek yerine, kitapseverler için teknofiyat.com benzeri, kendi kulvarında rakipsiz bir referans noktası yaratmayı düşünemiyor.

13 Ağustos 2007 Pazartesi

Öyle miii...

Bu Teknosa reklamları beni öldürecek.

En son okuduğum habere göre Sabancı grup başkanlarından Haluk Dinçer beyefendi Teknosa'nın %99 (!) olan müşteri memnuniyetini Teknosa Asist hizmetiyle %100'e çıkartmak niyetindelermiş (Bu memnuniyetin kriteri herhalde satın almadan sonra problem yaşayıp geri dönen herkese lutfedip cevap vermek olsa gerek). Peki, nedir bu Teknosa Asist?

"Teknoloji alışverişinin kurallarını değiştirecek" bir yenilikmiş Teknosa Asist. Müşteri memnuniyeti garantisi, hem de Türkiye'de ilk!
Zaten çoktandır yapmaları gereken şeydi bence bu.
Normal bir firmanın böylesi hizmetler için yeni bir ad kullanmasına hiç gerek yok, ancak Teknosa gibi ayıplı mal, geri iade ya da arıza durumlarında sabıka dosyası son derece kabarık olan bir firmanız varsa bunu lanse etmek zorunda kalırsınız.


Şimdi pazara Darty'de girdi, güven sözleşmesi'ne göz atmakta fayda var. Darty'yi geçtim, Kadıköy'de en basit bilgisayar satıcılarında dahi geri iade işlemlerimi kolaylıkla gerçekleştirebilirken Teknosa'da zorluk yaşadığımdan, Teknosa Asist bana hiç, ama hiç inandırıcı gelmiyor. Merak ediyorum, insanlar o mağazalarda haklarını aramak için daha ne taklalar atacaklar.
Tek umudum, tüketicilerin biraz daha politik davranarak, kendilerini ve insanları memnun etmeyen firmalarla ilişkilerini kesmeleri. Fazla ütopik oldu sanırım...


Teknoloji ve ütopya demişken, enteresan bir yenilik gördüm. "OLE Pill Bug Robot" orman yangınlarını üzerindeki kızılötesi ve biosensörlerle saptayıp müdahale ediyor. Eğer ateşlerin içerisinde k
alırsa seramik kaplı kabuğuna kapanıp 1300 C dereceye kadar da dayanıyor. Bizim gibi orman yangınlarından çok çeken ülkeler için harika bir çözüm olabilir!

16 Temmuz 2007 Pazartesi

İlk kaybeden olmak

Farklı bir şey yapmak varken, zaten lider olanı takip etmek ve ikinciliğe oynamak niye?











Tüketicilerin zihninde Red Bull = Enerji İçeceği
Tamamen yeni bir kategori, yenilikçi bir ürün.



Bu eşitliği bozmaya çalışmak (senelerce ve hem maddi hem manevi eforlarla) en fazla ikincilik getirebilir. Aynı şeyi hep gördük. Bugün Burger King McDonald's'ın peşinden gitmeyip Hamburger yerine tavuk kanadı satıyor olsaydı Kentucky Fried Chicken gibi kendi kategorisinde 1 numara olabilirdi. Burger King'i ne kadar çok sevsem de şu ortada; her takipçiye olduğu, gibi Burger King'in gelebileceği en büyük yer de ikinciliktir.

Çok sevdiğim bir söz vardır; "Second is the first loser" (ikinci olan ilk kaybedendir). O halde neden hala bir çok marka, şirket ve girişimci paralarını yalnızca ikinci olmaya harcıyor?




Reload
enerji içeceği farklılaşmayı bir nebze olsun başarmış, en azından piyasadaki diğer
enerji içeceklerinden farklı bir şişeyle dikkat çekiyor. Pet şişede enerji içeceği, bence hoş, kullanışlı ve dikkat çekici. Enerji içeceklerin hepsi gibi ince kutuda satılsa belki gözüme dahi çarpmayacaktı. Ufak fikir, büyük sonuç.