outdoor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
outdoor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Eğlence endüstrisi ve iletişim

Daha önce eğlence endüstrisinde fark yaratmak ve ekrandaki yapıtlar üzerine fikirlerimi belirtmiştim.

Son zamanlarda kitabevlerine uğradıysanız ya da yabancı dizi/film trendlerini takip ediyorsanız, özellikle revaçta olan konunun vampir hikayeleri olduğunu gözlemlemiş olabilirsiniz.

Vampir kelimesi aklımızda zaten kan emerek beslenen, gün ışığından kaçınan, gümüş bir kurşunla ya da kalbine girecek ahşap bir kazıkla öldürülebilen, besin zincirinin en üstünün yeni hakimi olan sivri dişli yırtıcılar olarak yer etmiş durumdalar.

Bu tanım doğrultusunda bir hayat tarzı oluşturmak için, geriye yalnızca bu yaşamları günümüze uyarlamak kalıyor.

Bugünkü tanımıyla 200 yıllık bir mit olmasına rağmen, vampir miti halen canlı ve uzunca bir süre de sürdürülebilir bir konu. Şu an en revaçta olan iki örnekten biri, yeni ergen ve ergenlere hedef kitlesi olan Twilight, diğeri ise hedef kitlesi yetişkinler olan True Blood.

Dünyada da bir trend olmakla birlikte, bizim üretkenliğimiz de şu sıralar TV yapımları üzerinde yoğunlaşıyor. Ben de hem severek takip ettiğim, hem de tek mecrayla sınırlı kalmayarak, bir çok pazarlama iletişimi aracını etkin biçimde kullanabildiklerinden ötürü güzel bir vaka olan True Blood'ın iletişim çalışmalarından biraz bahsedeceğim. Detaylı bir lansman anlatımından ziyade, bir TV dizisi için yapılan lansmanın bir çok mecraya nasıl zekice uyarlandığının altını çizmek istiyorum...

Dizinin ilk 10 dakikasında Japon'ların, sentetik kan icat ederek vampirlerin avlanma ve kan içme ihtiyacının önüne geçecek "Tru Blood" ürününü keşfetmesi ve içecek olarak piyasaya sürmeleri, böylece, insanlara varlıklarını açıklayarak onlarla birlikte yaşamaya başlayan vampirlerin artık kan içmek zorunda olmadıkları vurgulanıyor.

Bütün bunların öncesinde ise dizinin lansman çalışmalarında Tru Blood, insanları "tease" etmek için kullanılan ve merak uyandıran bir öğe niteliğinde. Üstelik, TV dışında basın, outdoor ve web'i de etkin biçimde kullanarak bütünleşik bir yaklaşım sergileniyor;

Otobüs duraklarında ve market girişlerine yerleştirilen "Tru Blood" ilanları;

Dergi reklamı,

Gerilla outdoor uygulamaları,

Web sitesi,

Kıvılcımı başlatan öğeler arasındaydı.

Dizi yayına girdikten sonra tutuldu ve salgın büyüdü, bilinirlik arttıkça iletişimde daha farklı, daha sofistike, dizi izleyicilerine özel bir faza geçildi.


Bir örnek; dizi içerisinde kurgusal bir oluşum olan ve vampir hakları için mücadele veren American Vampire League propoganda posterleri bir süre bu şekilde sergilendi.


Bir süreden sonra ise outdoor çalışmalar, dizide olduğu gibi vampir düşmanlarının vandallıklarına uğramış gibi gösterildi ve dizi içerisindeki vampir-insan çatışması farklı bir mecrada anlatıldı.



Bunların yanı sıra web'de, dizi içerisindeki her oluşum için mikrositeler, sosyal ağlarda ise fanpage'ler kuruldu ve tamamen kurgusal olan bu karşılıklı antipati, izleyiciler arasında körüklendi.

Dizinin ana konusu ise kısaca, bir insan ve vampirin yaşadıkları aşk...
Bu da unutulmamış ve Lovebitten adında insan-vampir çöpçatanlık sitesi oluşturulmuş. Bu vesileyle üye olan kişilerin dataları toplanmış.

Türkiye'de ve başka bir çok ülkede, bir TV dizisinin tanıtımı için yalnızca TV fragmanları döndürülür ve ortak yayın grubunun basılı mecralarında yayınlanacağı haberi yer alır.

Eğlence sektörünün lokomotifi ABD'deki diziler ve lansmanlarındaki mecra çeşitliliği ise heyecan verici boyutta.
Kurguyu hayatın içine entegre ederek bir alt kültür yaratmak için verilen bu çaba ve gösterilen bütünleşik yaklaşım, belki de başarılı olarak sahiplenilen yapımların sırrı olabilir.

Eğlencenin dozunu artırmak için bir mecra, asla yetmiyor...

8 Eylül 2008 Pazartesi

Outbore

Her gün işine ya da okuluna gitmek için trafik sıkıntısı çeken onbinlerce insan...
Elinde poşetleriyle alışverişini bitirip bir an evvel evine dönmek isteyenler...
Otobüsün camına kafasını yaslamış, dışarıya boş gözlerle bakanlar...

Ortak noktaları, yollarda zaman kaybetmeleri. Ve gözlerinin outdoor çalışmalara takılması.


Bu çalışmaya takılır mı peki?
Resmini çekmeme rağmen okuyamadım. Yolda durup okuyanınız var mı?

Büyük bütçelerle bu kadar sıkıcı işler yapmayı nasıl beceriyorlar anlamıyorum. Elbette bu, henüz başlangıç, hemen yargıya varmamak lazım ama...
Ben yine de bu çalışmayı "Outbore" diye nitelendirmek istiyorum.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Deve'nin cazibesi

Bu... outdoor çalışmasını (başka türlü isimlendiremedim) bir süre önce Ümraniye'de gördüm.


Bu deve, üzerindeki branda ile yerel bir hipermarket'in lansmanı amacıyla sokakta gezdiriliyordu.

Orada bulunsanız uygulamadan tiksinebilir, zaten sıkışık olan trafik felç olduğu için öfkelenebilirdiniz...
Ve insanların, devenin cazibesine nasıl kapıldıklarını, araçlarını yavaşlatıp olayı seyrettiklerini ve hatta cep telefonlarıyla hatıra (!) fotoğrafı çektiklerini kaçırırdınız!

İletişim tonumuzu ayarlamak için uzun süren toplantılarda kafa patlatırız.
Bazen de, ilham almamız gereken şeyler burnumuzun dibinde olur.

Acaba hipermarket sahibi bu tonu tutturmak ve hedef kitlesini müthiş bir anlayışla kavramak için uzun saatler kafa mı patlattı, yoksa bu çalışmayı tamamen içgüdüsel olarak mı yaptı dersiniz?

Bence ikincisi.

8 Ağustos 2008 Cuma

Vodafone'dan Recep İvedik'li Turkcell'e outdoor golü!



2 ihtimal var;

1-Bu billboard'lar planlı ve bilinçli bir şekilde Vodafone tarafından rezerve edildi, süre dolar dolmaz da uygulama yapıldı.

2-Tamamen şans eseri uygulandı, ya da bir ajans tarafından viral uygulandı ve şu an halen yayılmakta.

Hızlı bir şekilde medya satın almak, billboard rezervasyonunda öne geçmek ve böyle ince düşünerek karşı tarafın onayını "ti"ye almak elbette Vodafone ve üçüncü partileri için bir sorun değildir, ama ben bu görselin ikinci ihtimal doğrultusunda ortaya çıktığına inanıyorum.

Sonuçta, ne olursa olsun, viral taktikler gittikçe eğlenceli bir hale gelmeye başladı.

16 Aralık 2007 Pazar

Sokaklardaki gerillalar, graffiticiler!

Güzel artwork, değil mi?


Erenköy'de bir manavın hemen yanındaki bu duvarı "freelance" dolaşan graffiticiler yapmış olsa gerek. Çok merak etmeme rağmen uygun durumda olmadığımdan manavın kendisine gidip gerçek hikayeyi öğrenemedim, ancak benim senaryomda mahallenin gençleri, manav amcalarının yanında duran boş duvarı hem kendilerine hobi olacak, hem de manav amcalarına yarayacak şekilde değerlendirmek istemişler ve olaylar gelişmiştir.

İzni alındıktan sonra bu duvarlar bedava mecra. Yapılan iş bu denli renkli ve eğlenceli olunca dikkat te çekiyor. Sıradan bir manav bile olsa. Bir de şehrin belli yerlerinde kendi markanız için olduğunu düşünün!

Pazarlama iletişimcileri, sprey boyaları seven ve bolca boş vakti olan bu graffiticileri -elbette ki sağlam briefler doğrultusunda- kendileri için kullanabilir. Hem de çok az miktarda nakit (ya da hediye) ve bir kaç kutu sprey boya ile!
Ancak, brief çok önemli, zira eline boya verdiğiniz çocuklar gidip te bir caminin ya da yasak bir yerin duvarını boyarlarsa, kaş yapayım derken göz çıkarabilirsiniz!

Spor giyim firmaları, GSM operatörlerinin alt markaları ve bazı hızlı tüketim ürünleri markaları için bence çok uygun.

5 Aralık 2007 Çarşamba

Mitsubishi L200 4x4 Outdoor

Marketing Türkiye'ye habere çıkacak kadar güzel, ya da anlatıldığı gibi bir şeyler ileten bir çalışma mı? Bence hayır.



Bu outdoor uygulama Caddebostan'da McDonald's karşısında ikâmet etmekte. Çok iğreti duruyor bence. Beğenen var mı?

31 Ekim 2007 Çarşamba

Zaman Outdoor reklamları ve basında tarafsızlık

Bazı şeylere çok dikkat ederim, biri de aldığım haberin tarafsız olmasıdır.
Üzülerek söylüyorum ki bu, Türkiye şartlarında geçerli olmayan, hatta belki de gelinen noktada asla gerçekleşmeyecek bir durum. Bu konuda hiç ümidim yok yani.

Tarafsızlıktan kastım yalnızca kutuplaşmalar değil, bağımsız geçinen gazetelerin bile kullanmaktan çekinmedikleri kendi üslupları.
Hepsi kendi zümrelerinin, tabir-i caizse "nabzına göre şerbet" veriyor.
Medya grupları da zaten terazinin ağır geldiği tarafa göre bu üsluba yön vermekte.

Briefistan yazmış;
"
Zaman herşeyin sorumlusu olarak kendilerinin, muhafazakarların, "dincilerin" biçilmesine içerlemiş. "onlar" diye bahsediyor. asıl "onlar" suçlu. kendileri farklıymış. afişlerin "Zaman Gazetesi"yle alakası bile olmaması da olayın bir başka yönü."

Mecranın kullanımı beni inanılmaz rahatsız etti. Görsel ile modernize edilmiş sayılır ancak klasik muhafazakar saldırganlığından hiç bir şey kaybetmemiş. Biraz tutarlı olunsaydı keşke, gazetede o kadar pazarlama profesyoneli yazar var ama bir yol göstermemişler, bu mu bütünleşik pazarlama iletişimi anlayışları?
"Onlar"
diyerek zaten bir basın organının yapmaması gereken şeyi yaparak kitleleri birbirinden ayırıyor. Belli bir zümreye hitap ediyor ve geri kalanlarına sanki dış mihraklarmışcasına "onlar" diyor (aynı şeyi Cumuriyet gazetesi de yapıyor ve ben onların bu tutumunu da hiç hoş karşılamıyorum!)...

İkiyüzlülük mü dersiniz yoksa korkaklık mı bilmiyorum, ama keşke görseldeki yüzün altını da gösterselermiş te o yüzün altındaki "upuzun arap sakalı" görmüş olsaydık...

23 Ekim 2007 Salı

Omo Outdoor

Son bir kaç gündür İstanbul sokaklarında çeşitli yerlerde görülebilen bir outdoor çalışması.



Raketin dış kaplamasına kadar gitmişler. Altta kalan kısmı, yani Omo logosu ve sloganın geldiği yer tertemiz. Durakların da benzer şekilde giydirildiğini gördüm ancak fotoğraf makinem yanımda olmadığından görüntüleyemedim. Raketten farklı olan özel bir şey de yok zaten. Omo'ya alıştık. Kendi alışılmışının dışına çıkmamış, uygulamayı incelerken gelen geçen insanların (araç içindekiler dahil) gözünün uygulamaya takıldığını fark ettim, tüketiciyi yakalıyor. Fena değil.

18 Ekim 2007 Perşembe

Değişen yaklaşımlar

Bir deterjan reklamında ne görmeyi beklersiniz?
Giriş: Üstünü başını lekeleyen bir çocuk-kadın-adam "ben bu lekeyi nasıl çıkartacağım?" der,
Gelişme: Dış ses "... Deterjan en inatçı kirleri bile içeriğindeki ... ile kolayca söker" diye anlatırken demo olarak çamaşır makinesinde deterjanın etkisine maruz kalmış kirli çamaşırların lekelerinin söküldüğünü görürüz.
Sonuç: Çocuk-kadın-adam lekesiz kıyafetini üzerine giyer ve "yaşasın" diyerek ve ürüne teşekkür ederek ekrandan çekilirken, dış ses son bir kez daha ürünün vaad
ini belirtir ve reklam biter.

TV'de bu formülle reklam işinin üstesinden gelinir. Bu formülle kirlerden ve lekelerden senelerce ürkütülen insanlar (ben dahil), Omo'nun "Kirlenmek G
üzeldir" konseptli reklamlarını haliyle çok farklı bir yaklaşım olarak buldu. Hala da çok beğenirim. Ancak Saatchi&Saatchi New York menşei'li Tide uygulaması harika!



Görsellerin sırasına göre; "Ketçabın, mayonezin, soya sosunun hiç şansı yok!" diyor, bir sonraki karede de şaşırtıyor. Rugby oyuncuları, polisler ve şövalyeler rakiplerinin (düşmanlarının) ve bu örnekte lekelerin etrafını sarmış, hareket imkanı vermiyor ve büyük bir hezimetin yaşanacağını vurguluyor.


Aynı zamanda lekelere de dolaylı bir gönderme yapılıyor elbette, ancak klasik yöntem kullanılmadan. Çok zekice ve çok etkileyici.

Bir diğer farklı yaklaşım da Ariel'den. Solan renkler hakkındaki reklamlar (mesela Henkel'in Perwoll reklamı) gibi bir yaklaşım sergilemek yerine Ariel, ne demek istediğini apaçık ve oldukça uygun bir şekilde aktarmış.



Sadece bakmak bile yetiyor, baktıkça da (renklerin kullanımından dolayı) mecra insanı içine çekiyor. Bir slogan ya da görsel kullanmadan mesajını böyle etkili bir şekilde ileten başka bir uygulama daha kolay kolay göremeyebiliriz.

Bir de kozmetik hikayesi var. Formülümüz şu;
Işıl ışıl aydınlık ve yalnızca bir designer koltuğunda oturan "celebrity" ekrana doğru yürür ve açı değişince az önceki perspektifin ayna olduğunu anlarız, kendisi aynadan cildine bakar, bazen konuşur, bazen konuşmaz, dış ses cildi hakkında bir şeyler söylerken ürününün faydasını cildin 1000 kat yakınlaştırılmış demosu eşliğinde anlatır. Daha sonra ürünün vaadi celebrity tarafından tekrarlanır ve sağlıklı cildi yakın plandan değişik profillerden çekilerek reklam sonlandırılır.

Yazılı basın'da da durum hemen hemen aynıdır. Aynı "celebrity" (ki yeni isimleri "marka yüzü") kimse 100bin kere photoshop ile rötuşlanmış yüzü görsel olarak kullanılır, sağ alt köşede de ürün (ya da külliyen ürün ailesi) bulunur, vaatler büyük harflerle yazılır, slogan ürün ailesinin yakınlarına iliştirilir.

Bu bağlamda, Olay şöyle bir şey yapmış.




Daha yalın, daha samimi, daha dinamik, daha sofistike ve aynı zamanda daha fazla "bizden".
"Benden niye nefret ettiğini gerçekten bilmiyorum", "Yoo, gerçekten 47 yaşındayım" ve "Terfiyi kaptım" gibi bizim ağzımızdan çıkabilecek günlük kelimelerle sıradan insanların nabzına göre şerbet vermeyi başarırken, ince espri anlayışıyla yüzlere tebessüm yerleştirebiliyor.

Erkeklerle ilgili ürünlerin marka imajlarında erkeklerin ön plana çıkmasını ve reklamlarında erkek görsellerinin kullanılmasını yıllar yılı anlayamamışımdır. Örnek olarak yandaki görseli verebilirim.
Ben böyle bir görselden etkilenerek ürün alabilir miyim? Asla! Uzun bir süre bakmak bir yana, büyük ihtimalle elimi bile sürmem!

JBS adında bir iç giyim firması bu ezberi bozup iç çamaşırı reklamlarında ve görsellerinde kadınları kullanmayı düşünmüş. Zaten kendilerinin de şöyle bir argümanı var; "Erkekler çıplak erkeklere bakmak istemez!" Eh, son derece doğru.



Buyrun size erkekleri cezbedecek ve akıllarında kalması kuvvetle muhtemel bir iç çamaşırı markası. Hem erkekçe bir yaklaşım, hem de sloganıyla samimi.

Görüyoruz ki artık vaat-fayda-çözüm üçgenini iyiden iyiye terketmeye ve markalara alt anlamlar yüklemeye daha eğimli hale gelindi. Tüketiciler için bu, önemli bir yaklaşım. Bugün marka farkındalığı standart bir insandan daha yüksek birisi olarak bile kaçırdığım mesajların haberini duyuyorum. Bunun sebebi benim antenlerimi kapatmam mı? Hayır, yaklaşımların aynı olmasından bunalmam.
Sıradan, dikkati daha zayıf olan tüketici ne yapacak? Sırtını dönecek. Bunun şimdiden farkına varan ve inovasyona önem veren firmaların adını ve işlerini sık sık duymaya devam edeceğiz, hantal yapıları ile değişime ayak uyduramayıp (ya da uydurmayı reddederek) geleneksel yaklaşımda bulunanlar bu karmaşada, büyük bütçelere sahip olsalar dahi, kendi seslerini kendileri dahi duyamayacak hale gelecek.
Hantal yapı demişken, büyük firmalar değişimden nasibini al(a)madan gelenekselci tutumlarını sürdürmeyi asla bir özür olarak kabul ettiremezler, zira ilk üç örnek P&G gibi bir dev şirkete ait.
Bilmem anlatabildim mi?

7 Ekim 2007 Pazar

Bundan bahsediyoruz!



Geçen sene Autoshow'dan hızlı metro ile dönerken Bayrampaşa civarındaki raketlerde görmüştüm Ender Mağazaları'nın ilanını. Tema aynıydı, yalnız bu sefer pembeli yerine siyah abiye giymiş bir bayanın görseli kullanılmıştı. Koluna taktığı karton torba uygulaması dahi aynıydı ve ben tam da buradaki bir ayrıntı yüzünden fotoğrafını çekmek istemiştim, ancak fotoğraf makinamı çantasından çıkarmaya üşendiğimden es geçmiştim.

Şimdi Ender Mağazaları ayağıma kadar fotoğrafını çekmek istediğim ilanın ta kendisini getirmiş. Bir sefer daha aynı hükümetin seçilmesi ile olsa gerek, bir kaç gündür gazetelere tam sayfa ilan verecek kadar palazlanmışlar. Esas konumuz Ender Mağazaları'nın bu ilanı olduğundan, şöyle bir soru sordum kendi kendime; "Bu ilanı daha düzgün yaptıracak kimseyi bulamamışlar mı?"




Geçen seneden hatırladığım uygulama güzel olduğu için değil, içinde başka çıkarımlara sebep olduğunu düşündüğüm bir öğeye sahip olduğu için bu kadar çok aklımda kaldı. Bilmiyorum ilana bakıp ta dikkatinizi çektiği oldu mu, ancak görsele baktığımda benim gözüm tek noktada sabit kalıyor, o da kırmızı ile "highlight" ettiğim alan.

Diğer bütün markaların (klansman dahilinde düşünürsek, adidas ve puma dahil) isimleri Arial font ile yazılmışken, Nike'nin "Swoosh"u hemen göze çarpıyor. İşin komik yanı, "Swoosh" bize derhal "Nike" mesajı veriyor.

Her ne kadar "basit" görünse de, yakalanması zor bir başarı. Markalama tam da bu değil midir zaten?

6 Ekim 2007 Cumartesi

Kahve Dünyası outdoor

Dün Kahve Dünyası'nın önünde gördüğüm çok hoş bir outdoor uygulaması.


Aynı fikri bir elektrikli ev ürünleri satan firmada çalışan kuzenim için, ekmek yapma makinasında uygulanmak üzere düşünmüştük. Sadece teoride kalmıştı, Kahve Dünyası benzer bir fikirle bunu gerçekleştirmiş. O buhardan aynı zamanda kahve kokusu da yayılıyor mu? Kahve Dünyası'nın tam önünde durduğundan anlayamadık. Yine de çok hoş, çok güzel bir uygulama, kış günlerinde gerçek anlamını daha iyi bulacaktır diye tahmin ediyorum.

30 Eylül 2007 Pazar

Axe outdoor gerilla uygulaması

Axe deodorant'ın marka kimliği hep erkeksi, biraz maço, kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı olmuştur. Axe bu gerilla uygulamayla imajını biraz daha sertleştirmiş.


Büyük diskolarda kadın iç çamaşırları sticker şeklinde kabinlere ve hatta rezervuarlara yapıştırılmış, gerçekçi görünmesi için gölge efekti de verilmiş. Slogan da bu uygulamayı destekliyor; "Axe Vice; Turns nice girls naughty"

27 Eylül 2007 Perşembe

Gerilla outdoor uygulamaları

Son günlerde paylaşmak istediğim bir kaç güzel outdoor uygulaması gördüm. İlki HP'ye ait.


Bir çok kullanıcının HP'nin üstün baskı kalitesinin farkına varması ve diğerleri ile arasındaki farkı ortaya koyması için bu gerilla uygulamayı yapmışlar. Çok akıllıca, çok dikkat çekici, çok güzel.

Buzzy isimli bir araç servisi için yapılan gerilla uygulaması;


Aracınızı bu şekilde gördüğünüzde muhtemelen aklınıza gelecek ilk şey "Bunu kim tamir edecek?"tir diyor Buzzy. Aracın yanına gittiğinizde görüyorsunuz ki aracınızdaki hasar görüntüsü yalnızca bir sticker. Kendimi düşünüyorum da, camıma bu sticker'dan yapıştırılsa ve kırıldığını düşünsem muhtemelen sinirimden delirirdim
, hasar olmadığını gördüğümde tepkim ne olurdu halen bilemiyorum ama o sinirden sonra gülümsemeyeceğim kesin! Yine de oldukça dikkat çekici ve farklı bir uygulama.

Sonuncusu ise Topvar bira'dan.


Amaç buz hokeyinin ve Topvar'ın bağdaştırılması, ancak spor müsabakalarına alkollü içki sokmak yasak olduğundan farklı bir yaklaşım sergilenerek taraftarlara Topvar şişesinin şeklinde düdükler veriliyor. Bu sayede taraftarlar hem TV'den Topvar içiyormuş gibi görünürken, hem de takımlarını desteklemiş oluyorlar.

Televizyonda bira reklamı mı? İsteyince oluyormuş demek ki!

17 Eylül 2007 Pazartesi

Outdoor - Nokia Bluetooth Kiosk

Nokia, Beşiktaş'a bluetooth kiosk'u yerleştirmiş. Mantık şu, Nokia (ya da herhangi bir bluetooth'lu telefon ile) kiosk'a yaklaşıp, melodinizi sisteme yolluyorsunuz ya da seçebiliyorsunuz. Kiosk üzerindeki kolonlar sayesinde müzikleri dinleme şansına da sahipsiniz, ayrıca bir ekran var ancak zamanım kısıtlı olduğundan inceleme şansına sahip olamadım, dolayısıyla fonksiyonunu çözemedim, sanırım kullanım için yol gösteriyordur.






Geçen sene ünlü bir cips markası için çalışırken İtalyan kreatif direktörümüz bluetooth ile buna benzer bir fikri kullanabileceğimizi söylemişti, ancak onun ortaya attığı fikrin ortalama Türk insanının sabrını ve zamanını ayıracağı bir mecra olmadığını belirtmiştim. O proje müşteriye sunulmadı.
Bugün bu fotoğrafları çekerken insanlar kiosk'a yanaştı, şöyle bir bakındılar, ancak "boşver" anlamında ellerini kaldırıp yollarına devam ettiler. Tahminimce sistem karmaşık ve zaman gerektirdiği için vazgeçtiler. Sanırım bu konuda haklıyım.

Aramızda böyle bir mecranın başına geçerek onunla uğraşacak birisi var mı?

16 Eylül 2007 Pazar

Turizm'de gerilla

Muhteşem düşünülmüş bir uygulama. Fazla uzatmadan...


"Mirage tur, tropik seyahat turlarını yeni ve farklı bir mecra ile tanıtmak istiyor. Bunu yaparken insanların bir an olsun şehir yaşantısının stresinden uzaklaşarak yapacağı bu tatilin nasıl bir hissiyat sağlayacağını empoze etmek istiyor.
Çözüm olarak işlek sokaklarda, plazaların önündeki ağaçların aralarına hamaklar kuruluyor. Evine giderken trafiğe takılan, işine giderken günün getireceği sıkıntıları düşünen insanların, tatil planlarına egzotik bir turda onları nelerin beklediğini düşlemeleri hedefleniyor.
Sonuç: Turlara ilgide ve broşür talebinde artış, rezervasyon sayılarında dramatik yükseliş."

10 Eylül 2007 Pazartesi

Mola sonrası

Ekim'de çalışmaya başlayacağımdan bu ara biraz fazlaca geziyorum. Cuma günü Fenerbahçe, Cumartesi Polonezköy ve Silivri, Pazar günü de Göztepe derken herşeyden 2 gün uzak kaldım, hiç online olmadım ve cep telefonum da kapalıydı. Herkese tavsiye ederim, çok iyi geliyor.

Biraz WOMM yapacağım...


Michael Moore'un Sicko'sunu en sonunda izledim. Michael Moore ile tanıştıysanız zaten izlersiniz, henüz kendisini tanımıyorsanız Sicko'yu ve diğer belgesel filmleri olan Bowling for Columbine ve Fahrenheit 9/11'ı izlemenizi öneririm. Sicko'da, Moore'un diğer belgesel filmleri gibi son derece başarılı ve karnınıza yumruk etkisi yaratıyor. Ben filmi izlerken "Biz nerede yaşıyoruz yahu?" dedim.

Geçenlerde The Simpsons'tan bahsetmiştim, madem yeri geldi onu da yazayım. İzledim ve dizi kadar eğlendirmedi. Halbuki South Park: Bigger, Longer and Uncut'ta öyle olmamıştı. Demek ki The Simposons uzun metrajda olmuyormuş. Şöyle de bir kare var filmin başında, çok hoşuma gitti.


Jean Christophe Grangé'nin Şeytan Yemini adlı son kitabını okuyorum bir süredir. Bir süre önce ön sipariş verip almıştım ancak bir türlü kendimi verememiştim. Kurtlar İmparatorluğu ve Taş Meclisi hariç yazdığı diğer romanları sevdim. Bu da yavan gelmişti ancak bir süre sonra iyi kaptırıyorsunuz. Bilmiyorum, konuşmak için henüz erken, kitabın sonunda saçmalarsa söylediklerimi yutmak zorunda kalırım diye bir şey demiyorum. Bunu yaparken evde benim tarafımdan okunmayı bekleyen çeşitli konu başlıkları altında 22 kitabın daha olduğunu gördüm. Aralarında ilgi çekici olanları var, okudukça burada paylaşmayı düşünüyorum.

Bu aralar Sertab Erener'in Sertab Goes to the Club albümüne sardım. Harika. Uzun zamandır bu kadar keyifle dinlediğim albüm hatırlamıyorum. Dinlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Club tarzını sevmem diyorsanız bile bunu denemenizi öneriyorum. Bu kadın gerçekten kaliteli müzik yapıyor.

Şu tasarım haftası etkinliğini ziyaret etmek istedim, ancak haftalar öncesinden Polonezköy programımız olduğundan ve iptal de edemediğimden gidemedim. Giden varsa görsellerle destekli benimle paylaşırsa çok mutlu olurum.

Pazar günü ise Göztepe'de Antepliler günü olacak dedi Zafer, gittik baktık ki korkunç bir organizasyon. Arabistan'daki ya da Ukrayna'daki pazar yerlerini anımsattı bana. Çok fazla duramadık, oldukça kötüydü. Nasıl göründüğüne dair ipucu hemen aşağıda.






Şöyle bir Ariel outdoor uygulaması varmış Cadde'de.
Bu cam kafes içerisindeki Ariel deterjanın üstüne sabun köpükleri dökülüyor, sağa sola uçuşuyormuş.
Bu sefer bizzat görmedim, ancak aynı şeyi 3 sene önce Hayat Kimya sıvı ve katı sabun ürünleri için vapur iskelelerinin içinde yapmıştı
, oradan nasıl bir
şey olduğunu tahmin edebiliyorum.
Görüntü cep telefonuyla çekildiğinden görüntü pek temiz değil, üzgünüm. Yakından oldukça şirin göründüğünden eminim.