farklılaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farklılaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2008 Salı

Internet ve evrim

Internet'i seviyorum.
Sadece iletişim açısından sağladığı kolaylıklardan dolayı değil, hayatlarımızı ve yüzyıllardır süregelen alışkanlıklarımızı geri döndürülemez biçimde değiştirdiği için.


Ekonomiye getirdiği dinamizm açısından bakacak olursak, internet, bir çok yeni iş koluna gebe. İşin güzel yanı, bu işleri kurabilmek için eskisi gibi yoğun sermaye değil, genellikle iyi bir fikir yeterli oluyor!

"Her gün bir ürün, en uygun fiyata" konseptli siteler bu ara pek revaçta. Bu segment'in tartışmasız lideri olan indragandi.com pazardan çekildiğinden beri bir çok yeni site yayına girdi...

Bu segment'te indragandi'nin boşalttığı koltuğu doldurmak için kıyasıya bir yarış verilirken beklenmedik bir şey oldu.
İndirim Listesi yayın hayatına girdi ve bu sitelerin fırsatlarını yayınlayarak insanları tek tek site takip etme zahmetinden kurtardı!

Fikrin içinden çıkan yeni fikir, yeni kurallar.
Diğerleri?
Onlar artık İndirim Listesi için bir araç...

Gücün tanımının fiziksel kuvvet'ten finansal varlığa, finansal varlıktan fikirsel zenginliğe kaydığına şahit olduğumuz bir yüzyıldayız, ve bu çok hızlı gerçekleşiyor...

Bu açıdan bakarsak "Evrimsel" bir değişim bile diyebiliriz.

11 Ekim 2008 Cumartesi

Proaktif davranmak...

"Değişime uyum" sizde neyi çağrıştırıyor?

Proaktif davranmak değişime uyum sağlamak mıdır?

Bence "değişime uyum sağlamak" reaksiyon göstermenin ta kendisi!

Ben "proaktif davranmak" tanımını, koşullara uymak değil, yeni koşullar yaratmak olduğuna inanıyorum.

Şayet bir gün "Böyle bir şey yapmışlar, biz de böyle yapmalıyız" cümlesini duyarsanız, bilin ki şaşırtan eylemi yapan gizli özne proaktif davranan taraftır.

Bu cümleyi sarfedenler için ise söylenecek özel bir şey yok, çünkü onlara her yerde rastlamak mümkün...

3 Ekim 2008 Cuma

Kimler bayramda gazeteye reklam vermez?

Buram buram bir "biz batıyoruz, haberiniz olsun" çalışması.
Agresif bir metin, "bizi unuttunuz!" saldırganlığı var sanki... Metni büyütüp okuyabilirsiniz.
Yine de beni çok neşelendirdi!



Bir kaç ekleme de ben yapmak isterim; Kimler bayramda gazeteye reklam vermez?

-Bu mecranın içerisine girerek farklılaşacağına inanmayanlar.
-Gençleri başka yerlerde tavlamak isteyen marka yöneticileri.
-Sokağa atılacak parası olmayanlar.
-Gazetelerin (zaten çok düşük olan) eski tirajlarını da yitirdiğine inananlar.
-Aklını kullanıp insanlara daha yakın olan, onlara dokunabilecek mecralara yatırım yapanlar.
-Görsellerin gazete sayfalarında güzel görünmediğini düşünenler.


Benim bir kalemde sıralayabildiklerim bunlar.
Eklemeleriniz olursa beklerim...

18 Eylül 2008 Perşembe

Değişime uyum

Son zamanlarda herkesin tek derdi var; Yeni Facebook tasarımı.

"Back to old Facebook" butonu kalkınca bu durum bir anda bütün dertlerimizin önüne geçti, öyle ki bir çok insanın kişisel iletisinde yeni Facebook tasarımına lanet (hatta küfür) yağdırdığını ve bu konuda sızlandıklarını görüyorum.


Değişime direnç göstermek çoğunluğun tepkisidir.
Pek az insan yeniliği (gelişmeyi) benimseyebilir.
Benimseyenlerin çok daha azı da bundan kendine bir fayda çıkarır, onlara "innovator" diyoruz!

Alın size mikro bir iş fikri; Bir sürü insan eski Facebook için kıvranıyor, bir paravan web sitesi (ya da application) tasarlayıp Facebook'u eski haline getirebilirsiniz...


1 milyon müşteriniz şimdiden hazır...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Tüketici olduğumuzu unutmak

Evin bir işini halletmek için bir dükkana giriyorum, ürünlere bakıyor, kararımı veriyor ve satışı yapan arkadaşla eve gelinip ölçü alınacak tarih hakkında karara varmaya çalışıyorum.

"Yarın saat 9 olabilir" diyor, "çünkü yarın Fatih Belediyesi'ne çok yüklü miktarda bir siparişimizi teslim edeceğiz..."

"Vay canına! Demek Fatih Belediyesi'yle çalışıyorsunuz... Çok etkilendim!" demem gerekiyordu sanırım.

Pazarlama iletişimcileri de benzer endorsement'ları kullanırlar, kimi zaman etkilemek, kimi zaman inandırıcı olmak için...
"X kurumunun tercih ettiği marka", ya da "X'lerin tercihi" gibi.


İşletmelerden içeri çalışmak için girdiğimizde tüketici olduğumuzu unutuyoruz ve başka şeylere odaklanıyoruz. Tüketici olarak düşündüğümüzde, kaçımız buna gerçekten önem vererek bir ürün/hizmet tercih ediyoruz?
Şampiyonun mayosunu, diş hekimlerinin kullandığı diş macununu, Fatih Belediyesi'nin stor perdecisi... Size bir şey ifade ediyor mu?

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Hatırlanmak

Telefon çalıyor ve bir ses "merhaba" diyor, "Eren bey hatırladınız mı geçtiğimiz günlerde görüşmüştük? Ben ..."

"Hayır hatırlayamadım" deyince bozuluyor.

Bu soruyu sorarken kendisini hatırlamamı sağlayacak bir intiba bıraktığından emin gibiydi...

Bunu soran kimse bir iletişimciydi...

Siz böyle sorular soruyor musunuz?

Eğer soruyorsanız, insanlara kendinizi hatırlatacak özel birşey yapıyor olmanız lazım! Giyim-kuşam haricinde, selamlamanız, sohbeti yürütüş şekliniz, kapanış cümleniz, hatta attığınız maillerin sonuna koyduğunuz imzanız bile karakteriniz ve mizacınız hakkında ipucu verebilir.

Her insan hatırlanmak istiyor, ancak bunun için çok azı çaba harcıyor...

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Huggies Little Swimmers

Ürün geliştirme açısından akıllıca, farklı, çok spesifik, yalnızca yaz aylarında denize/havuza giren bebekler için bir bez üretmek...


Bir süredir TV'da reklamlarını görüyorum. Hani şu bebeğin, havuzun içinde, annesinin kollarında oyunlar oynadığı reklamı diyorum...
Reklamdan sonra aklımda kalan tek şey, benzer bir manzara gördüğümde o havuza girmek için can atıp atmayacağım oldu.

Her ne kadar bez için "sızdırmaz" deseler de, böyle bir şeyin garantisinin olmayacağı aşikar.

Annenin yanlış bağlaması, çocuğun hareketi, bezin içinde bulunduğu koşullar gibi değişkenlerle suya üre karışması çok muhtemel.

Bezle havuza giren bir bebekle kim aynı yerde yüzmek ister sevgili Kimberly Clark?

Reklamda havuz yerine yukarıdaki kare kullanılsaydı bence daha uygun olurdu...

16 Temmuz 2008 Çarşamba

DEW reklamı başarılıdır, çünkü...

Pazar sabahı TV'de İsmail YK konser görüntüleri dönüyor.

İsmail YK. "O da kim?" diyeniniz var mı?

Hani şu "bombabomba.com" ve "bas gaza yavrum" şarkılarını söyleyen kişi.

Kendi kendime hep sorardım "Bunlar nasıl albüm yapabiliyor?" diye.

Kendi küçük dünyam için elbette geçerli bir soru, ancak dışarıda kocaman bir dünya var ve o dünyada yaşayanların birçoğu İsmail YK'yı seviyor!

Tıpkı şu çok eleştirilen DEW motor yağları reklamı gibi.

Mesleğinize "pazarlamacı" diyorsanız yazısının yorumlarında bahsettiğimiz "aynılık" ve "insanlardan uzak yaşama", bir kreatif direktör olsaydınız size, DEW için daha sofistike, sanatsal yönü ağır ve mesaj kaygılı bir reklam senaryosu yazdırabilirdi.

Ve müthiş yaratıcı fikrinize rağmen hatırlanmazdınız.

Reklamı hiç izlemedim, ancak filmin inanılmaz bir media coverage'ı oldu ve en az 20 yerde okudum.


Reklam filmini dahi görmediğim, ancak motor yağı deyince aklıma kazınmış markalardan biri olan DEW. Üstelik, reklamı sevenler de cabası!

Çok uzağa bakmaya gerek yok, Süheyl ve Behzat Uygur kardeşlerin 20 senedir program yapmayı başardığı, Acun Ilıcalı'nın programlarının izlenme rekorları kırdığı, Recep İvedik'in komik olarak nitelendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Ne zaman sanata bu kadar susadık ki, müşterisine bu kadar media coverage ve bilinirlik yaratan DEW reklamlarını (ve dolayısıyla balajans'ı) eleştiriyoruz?

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Organik... Nereye kadar?

Sık kullanılan her kavramın, her kelimenin içi boşalıyor.

Önce kaliteli, sonra lezzetli, ardından sağlıklı...

Şimdi de organik!

Market içerisinde organik olan bir sürü ürün var ve organik olması artık tüketicide bir fark yaratmıyor.

Çünkü herşey organiğe dönüyor!



O halde Organik Rakı'da bu haftanın şakası olsun...

3 Haziran 2008 Salı

Perspektif değiştirmek işe yarayabilir

Geçenlerde bir dostum yakındı; "Şirkette anlamadığım işleri bana devrediyorlar!" diye.
Zaman zaman herkes bu tip durumlarla karşılaşabilir. Benim de başıma geliyor.

Bunun iki çözümü var;

  • Bu işi pas edecek bir başkasını bulup kendini kurtarmak,
  • Ya da bunu kabul ederek, öğrenmek için bir fırsat olarak görüp üstesinden gelmek.

Yapmak istemediğiniz ya da kabiliyetinizin dışında işler mi var?
Bunları "öğrenmek" için bir fırsat olarak görmeyi hiç denediniz mi?
Siz yukarıdaki çözümlerden hangisini uyguluyorsunuz?

27 Şubat 2008 Çarşamba

Orijinal vs. Muadil

Bol alternatife sahip olan biz tüketicilerin, duygusal ve fiyat odaklı ikilemidir Orijinal - Muadil kıyaslaması.

Aslında hiç söylendiği kadar çok alternatife sahip değiliz!

Şöyle bir düşünün, neyin alternatifini orijinaline tercih edersiniz?

Burada Türkiye'nin Facebook'u olduğunu iddia eden bir örnek var. Yorumu altında.

Bir tane de Vodafone'dan; iPhone al(a)mayanlara iPhone alternatifleri.

Komik görünüyor, değil mi? Bu tarz bir cep telefonu alacak olsam düşünmeden iPhone alırdım.

Belki ilaçta eşdeğer ürünler tercih edilebilir, ancak onlar bile (belki psikolojik olarak) bünyelerde aynı etkiyi yaratmıyorlar.

"The original" olmak varken "me too!" demenin anlamsızlığı anlaşılsaydı, işimiz daha zor olurdu.

21 Şubat 2008 Perşembe

Neden "diğerleri" bizi sev(e)mez?

Çünkü;
- Birikimimizi,
- Başarılarımızı,
- Yeteneğimizi,
- Düşünce yapımızı,
- İçinde bulunduğumuz ivmeyi asla yakalayamayacak,
- En önemlisi de, birçoğu, öğrenme ve başarma hırsımızı asla sahip ol(a)mayan ve asla anla(ya)mayacak milyonlarca sıradan insanın arasındalar.


Biz onların anlayamadığı kavramlarla bir şeyler başardıkça onlar daha çok hırslanacak, ancak yine durumu düzeltmek için bir şey yap(a)mayacaklar. Çünkü bu, yetenek, kapasite, kafa meselesi.

İnsanlar tarih boyunca anla(ya)madıkları şeylere ya saçmalık deyip geçmişler, ya da onlardan korkmuşlardır. En zavallı grup ikisini birden bünyelerinde taşıyan insanlardır. Zira olanı biteni anla(ya)madıkları gibi, bir de kendilerini haklı çıkarmaya, sizi de karalamaya çalışırlar.


Sanmayın ki bu satırları öfkeyle yazıyorum. Aslında benimle yaşıt ya da daha genç arkadaşlara demek istediğim şu; Karşınıza, sizden çok öncedir makamında oturan, kişisel başarıları sınırlı, genç ya da yaşlı da olsa öğrenmekle sorun yaşayan, kendisinin en iyiyi bildiğini iddia eden, aşırı kompleksli insanlar çıkıp sizi demoralize etmeye çalışabilirler.

İstedikleri şey eski köye yeni adetler getirmemeniz, sivrilip, yeni kahraman olmamanız.
Yılmayın! Onları anlayın; Çünkü korkuyorlar. Daha donanımlı, daha yetenekli, daha hızlı öğrenen, daha hızlı cevap veren, daha çok iş bitiren sizsiniz.

Onların asla anla(ya)mayacağı şeyleri siz hep biliyor olacaksınız. Bu yüzden onlardan hep bir kaç fersah önde olacak, zamanı gelince üstlerine basıp yolunuza devam edeceksiniz.

Günün sonunda kazanan olduktan sonra bunların hiç bir önemi kalmayacak. Sizin için.

20 Şubat 2008 Çarşamba

CNBC-e ve Marketing Myopia

Pek çok pazarlama profesyoneli, kolay olanı göremez.

Demek istediğim, pazarlamacılar, üzerinde çalıştıkları bir kampanya mekaniğinde, bir ürün/hizmet/kurum için iletişim stratejisi oluştururken ya da konumlandırma çalışmaları yaparken verilecek mesajları en "basit", en "yalın" haline getirmeyi bir türlü beceremez.

Bunun nedeni işin içerisinde fazlaca bulunmak ve "beynin kirlenmesi" de olabilir, ürünün/hizmetin birden çok faydası olması ve hepsini aynı anda vurgulamak istemesi olabilir, ya da en kötü olasılıkla "pazarlama miyopluğu" olabilir.

CNBC-e deyince benim aklıma;

1- Saatinde başlayan, gecikme olursa altyazıyla dakikasına kadar bildirilen orijinal dilinde altyazılı filmler/diziler,
2- Ekonomi ve borsa haberleri geliyor.

Gayet yalın ve anlaşılır, başarılı bir konumlandırma. Ekonomi bir çok insan için fonksiyonel ve "olmasa da olur" kıvamında iken, diziler lokomotif durumunda. Buraya kadar bir yanlış yok.

Sorun, rakipleri belirlemede ortaya çıkmış. Zira CNBC-e'nin doğrudan rakip listesinde diğer televizyon kanalları varken, dolaylı rakipleri gözardı etmiş olduğundan, bugün peer to peer ağlara ve diğer teknolojik gelişmelere yenildi.

Bir süre bunun farkında olduklarını düşündürecek girişimlerde bulundular ve yayınladıkları dizileri ince eleyip sık dokumaya, fazla bilinmeyen dizilere yönelmeye başladılar.

Burada karşılaştıkları bariyer hem zaman hem de yayın hakları oldu. Zira CNBC-e dizilerin yeni bölümlerini, anavatanında yayınlandıktan en erken 4 hafta sonra yayınlayabiliyordu ve bu da seyirciyi tatmin etmemeye başladı. Burada da teknoloji devreye girdi ve elinde internet bağlantısı olup beklemek istemeyen izleyiciler, paylaşım sitelerinden CNBC-e'nin yayınlamaya başladıkları dizilerin sezonlarını indirmeye başladılar.

Son yayın döneminde yeni dizilerin azlığı ve kült dizilerin bol bol tekrarlarının oynatılması pes ettiklerini gösteriyor.

Öte yandan, gün geçtikçe daralan zamanlarını daha verimli değerlendirmek isteyen insanların, kendilerine ayıracakları kısacık vakitlerinde TV izlemek istemedikleri gerçeği de var. Bu, bir çok televizyon kanalının (kültürel ve ekonomik gelişmeyle birlikte) eninde sonunda karşılaşacakları bir sorun.

Buna bağlı olarak, CNBC-e'nin bu kadar çabuk gözden düşmesinin bir sebebi de, seyirci kitlesinin bahsettiğim kültürel ve ekonomik gelişmelerde ortalama TV izleyicisinin ötesinde olması.

Peki CNBC-e ne yapabilir?

Ben yayıncılık konusunda uzman değilim, ancak CNBC-e bir kaç sene önce yaptığı gibi niş bir alana yönelmeli. Avrupa sinemasından vazgeçmeyip, filmlerden sonra e2 gibi yabancı şov programları yayınlayabilirler. Avrupa sineması ile popüler kültür'ü yan yana getirmek ne kadar doğru olur bilemem, ancak internet'i de ciddi rakip olarak almaları ve Türk izleyicisinin (göreceli olarak) kolay ulaşamayacakları yayınları ekrana getirmeleri çözüm olabilir.

Bugün hayatımızda CNBC-e olmasa, pek çoğumuzun hayatında bir şey değişmeyecek. Pazarlama miyopluğu yaşayan kanal, senelerdir bangır bangır gelen (ve ülkemizde göreceli olarak çok yavaş ilerleyen) broadband internet'i ya göremediğinden ya da bir tehdit olarak ciddiye almadığından bugün gözden düşmüş durumda. Eski bir CNBC-e izleyicisi olarak, toparlanmalarını umuyorum.

5 Kasım 2007 Pazartesi

Farklılaşma üzerine...

Bu sabah İstanbul'da orta şiddetli yağış var. Sabah işyerime gitmek için vapura, oradan da otobüse biniyorum. İndiğim durakta bir üstgeçit, geçitten karşı yola geçene kadar gördüğüm 10 tane tezgah, 9 tanesi renksiz, tarzsız, sıkıcı, fiyatı 3 ila 10 lira arasında değişen şemsiyelerden satıyor.

Aralarında yalnızca bir tanesi naylon ancak renkli, daha şık görünen şemsiyelerden satıyor. Ben yanlarından geçerken 2 kadın kendileri için şemsiye beğenmekteler... "Farklılaşmak!" diyorum içimden, "diğerleri yalnızca beklerken, satış yapan tek şemsiyeci".
Diğerlerine bakıyorum, bir iki tanesi haricinde hiç birisi ellerindeki ürüne dikkat çekmek için bağırmıyor, çünkü biri bağırınca hepsine insan çekiyor, zira hepsi aynı şeyi satıyor.
Merak ediyor ve yine kendi kendime "Acaba diğerleri bu manzarayı izlerken nedenini sorguluyorlar mıdır?" diye düşünüyorum. Aynı oynunun defalarca kez sergilendiğini tahmin edip cevabımı alıyorum.

Bir de benim gibi şemsiye taşımayı sevmeyen insanlara bere, şapka, yağmurluk satmak gibi alternatif çözümler üretmek var, ama önce şu temel "farklılaşma" yaklaşımını bir benimseyebilsek...

28 Ekim 2007 Pazar

Farklılaşma diyoruz, ama...

Farklılaşayım derken dünyadan kopanları da görebiliyoruz.



Bir toplu konut firmasının yerleşimi için bastırdığı katalog. Aynı konut firması farklılaştırılmış konseptleri ile öne çıkmaya çalışıyor, bunun gibi Türk insanına yabancı bir kaç konsepti daha var. Aslında konutlar için denebilecek pek fazla bir şey yok, gayet güzel görünüyorlar, ancak bizim insanımız bunları sevmez.

Hedef kitle elbette ki A+ insanlar. Kaç tane A+ insanı oraya toplamayı düşünüyorlar? Bilmiyorum. "En avrupai yerleşim" olarak lanse ediliyor. Ben daha Türkiye'de yaşayan Avrupalı diyebileceğim bir insan görmedim, görsem de "Merhaba" deyince "What?" cevabını alırım. Bayağı zorlama olmuş, dolayısıyla dünyadan kopmuş.

Şu "... Cumhuriyeti" muhabbeti zaten iyice zıvanadan çıktı. Her aklına esen cumhuriyet kuruyor, farklılaşayım derken kendilerinden geçiyorlar, dünyadan kopuyorlar. Şu kataloğun tasladığı üstünlüğe, sunduğu vaade bakar mısınız? Bayağı saçmalamışlar.
Aklı başında marka yöneticileri ve iletişimcilerin, bu yolunu kaybetmiş markaları ellerinden tutup dünyaya geri döndürmeleri gerekiyor...

26 Ekim 2007 Cuma

Asla anlayamadım

Farkılaşmak varken taklit etmenin anlamsızlığından bahsediyorum.

Marketing Türkiye dergisinin 133.sayısında kapak konusu "Markalar arası kopyala-yapıştır" yöntemi idi. Anlayan anlamıştır zaten de, biraz daha açmak gerekirse; FMCG'de ürün geliştirirken markaların birbirini ne denli taklit ettiği ve bunun etkili olup olmadığı büyük üretici firmaların önde gelen pazarlama liderlerine sorulmuş ve yanıt aranmıştı.

Konunun detayına girmeyi düşünmüyorum, burada ürün taklidinden daha fazla garipsediğim ve son bir günlerde gözüme çok çarpan bir durum mevcut.

Ülker bu kopyala yapıştır markacıların şüphesiz lideri. Ancak, son günlerde Ülker klonları türemeye başladı (ya da hep varlardı!).



Marka klonuna alışmıştık ama, kurumun kendisini klonlamanın biraz fazla olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl kurumsal kimlik, bu nasıl itibar yönetimi, bu nasıl bir girişimdir anlayamadım doğrusu. Bu firmalar Ülker iştiraki midir? Hem Hazal'ın hem Şimşek'in sitelerine baktım göremedim. Zaten sanmıyorum da, zira iştiraki bile olsa Ülker logosunu böyle kullandırmaz.

Ürün gıda ürünü olunca insan iyice bir çekiniyor denemeye. Bence kurum kimliği (ve kurum kültürü) adına tehlikeli bir yaklaşım. Firmaların web siteleri ve içeriğindeki görsel ve metin materyalleri (slogan vs.) ayrı ayrı revize edilmesi gereken detaylar -ki onlara da girmiyorum.

Bu kolaycı yaklaşımlar -her alanda- gerçekten çok canımı sıkıyor. İşin kötüsü bu, artık hayatımıza gittikçe daha fazla nüfuz etmeye başladı ve bir hayat biçimi, bir eğilim haline geldi. Daha bu sabah kahvaltı ederken okuduğum gazetede ve izlediğim kanalda ve işe giderken sokakta karşılaştığım kolaycı yaklaşımlar;

-Manken (şarkıcı da olabilir) bir bayan Julio Iglesias ile birlikte olduğunu iddia etmiş, sonra da "aramızda bir şey yaşanmadı" demiş. Bu bayan bu demeci verirken yanındaki muhabirler keşke kendisine dünyanın geri kalanının da bildiği bir gerçeği, Julio Iglesias'ın 2000'den fazla kadınla birlikte olduğu rivayetini ve kendisinde farklı, özel bir yan olmadığını belirterek ortamı terk etseydi.

-Alarko Carrier, reklam yüzü (ya da maskotu) olarak kendisine Garfield'ı seçmiş, reklamlarda da korkunç bir seslendirme ile "keyfim yerinde" mesajı veriliyor. Samimi olmak gerekirse, sıradan bir kedi kullandıkları reklamı daha sempatikti. Ajansın da kolayına gelmiş olmalı, seslendirme dışında hiç bir prodüksiyon maliyeti olmayan bir yapım. Üstelik çok sırıtıyor.

-Ve yazıyı yazdıran, Hazal bisküvi'nin logosunu dağıtım servisinin üzerinde görmek.

Zaman zaman beni gerçekten ümitlendiren ve "Marka Yönetimi'nin geleceği var!" dedirtecek yaklaşımlar sergileyen yerli şirketler tek tük te olsa kendini gösterebiliyor, ancak üzülerek söylemeliyim ki bu yazıdaki örnekler, bizim "kurnaz" ve "kolaycı" yapımıza daha kolay geldiğinden olsa gerek, hiç bir zaman tükenmeyecek gibi.

18 Ekim 2007 Perşembe

Değişen yaklaşımlar

Bir deterjan reklamında ne görmeyi beklersiniz?
Giriş: Üstünü başını lekeleyen bir çocuk-kadın-adam "ben bu lekeyi nasıl çıkartacağım?" der,
Gelişme: Dış ses "... Deterjan en inatçı kirleri bile içeriğindeki ... ile kolayca söker" diye anlatırken demo olarak çamaşır makinesinde deterjanın etkisine maruz kalmış kirli çamaşırların lekelerinin söküldüğünü görürüz.
Sonuç: Çocuk-kadın-adam lekesiz kıyafetini üzerine giyer ve "yaşasın" diyerek ve ürüne teşekkür ederek ekrandan çekilirken, dış ses son bir kez daha ürünün vaad
ini belirtir ve reklam biter.

TV'de bu formülle reklam işinin üstesinden gelinir. Bu formülle kirlerden ve lekelerden senelerce ürkütülen insanlar (ben dahil), Omo'nun "Kirlenmek G
üzeldir" konseptli reklamlarını haliyle çok farklı bir yaklaşım olarak buldu. Hala da çok beğenirim. Ancak Saatchi&Saatchi New York menşei'li Tide uygulaması harika!



Görsellerin sırasına göre; "Ketçabın, mayonezin, soya sosunun hiç şansı yok!" diyor, bir sonraki karede de şaşırtıyor. Rugby oyuncuları, polisler ve şövalyeler rakiplerinin (düşmanlarının) ve bu örnekte lekelerin etrafını sarmış, hareket imkanı vermiyor ve büyük bir hezimetin yaşanacağını vurguluyor.


Aynı zamanda lekelere de dolaylı bir gönderme yapılıyor elbette, ancak klasik yöntem kullanılmadan. Çok zekice ve çok etkileyici.

Bir diğer farklı yaklaşım da Ariel'den. Solan renkler hakkındaki reklamlar (mesela Henkel'in Perwoll reklamı) gibi bir yaklaşım sergilemek yerine Ariel, ne demek istediğini apaçık ve oldukça uygun bir şekilde aktarmış.



Sadece bakmak bile yetiyor, baktıkça da (renklerin kullanımından dolayı) mecra insanı içine çekiyor. Bir slogan ya da görsel kullanmadan mesajını böyle etkili bir şekilde ileten başka bir uygulama daha kolay kolay göremeyebiliriz.

Bir de kozmetik hikayesi var. Formülümüz şu;
Işıl ışıl aydınlık ve yalnızca bir designer koltuğunda oturan "celebrity" ekrana doğru yürür ve açı değişince az önceki perspektifin ayna olduğunu anlarız, kendisi aynadan cildine bakar, bazen konuşur, bazen konuşmaz, dış ses cildi hakkında bir şeyler söylerken ürününün faydasını cildin 1000 kat yakınlaştırılmış demosu eşliğinde anlatır. Daha sonra ürünün vaadi celebrity tarafından tekrarlanır ve sağlıklı cildi yakın plandan değişik profillerden çekilerek reklam sonlandırılır.

Yazılı basın'da da durum hemen hemen aynıdır. Aynı "celebrity" (ki yeni isimleri "marka yüzü") kimse 100bin kere photoshop ile rötuşlanmış yüzü görsel olarak kullanılır, sağ alt köşede de ürün (ya da külliyen ürün ailesi) bulunur, vaatler büyük harflerle yazılır, slogan ürün ailesinin yakınlarına iliştirilir.

Bu bağlamda, Olay şöyle bir şey yapmış.




Daha yalın, daha samimi, daha dinamik, daha sofistike ve aynı zamanda daha fazla "bizden".
"Benden niye nefret ettiğini gerçekten bilmiyorum", "Yoo, gerçekten 47 yaşındayım" ve "Terfiyi kaptım" gibi bizim ağzımızdan çıkabilecek günlük kelimelerle sıradan insanların nabzına göre şerbet vermeyi başarırken, ince espri anlayışıyla yüzlere tebessüm yerleştirebiliyor.

Erkeklerle ilgili ürünlerin marka imajlarında erkeklerin ön plana çıkmasını ve reklamlarında erkek görsellerinin kullanılmasını yıllar yılı anlayamamışımdır. Örnek olarak yandaki görseli verebilirim.
Ben böyle bir görselden etkilenerek ürün alabilir miyim? Asla! Uzun bir süre bakmak bir yana, büyük ihtimalle elimi bile sürmem!

JBS adında bir iç giyim firması bu ezberi bozup iç çamaşırı reklamlarında ve görsellerinde kadınları kullanmayı düşünmüş. Zaten kendilerinin de şöyle bir argümanı var; "Erkekler çıplak erkeklere bakmak istemez!" Eh, son derece doğru.



Buyrun size erkekleri cezbedecek ve akıllarında kalması kuvvetle muhtemel bir iç çamaşırı markası. Hem erkekçe bir yaklaşım, hem de sloganıyla samimi.

Görüyoruz ki artık vaat-fayda-çözüm üçgenini iyiden iyiye terketmeye ve markalara alt anlamlar yüklemeye daha eğimli hale gelindi. Tüketiciler için bu, önemli bir yaklaşım. Bugün marka farkındalığı standart bir insandan daha yüksek birisi olarak bile kaçırdığım mesajların haberini duyuyorum. Bunun sebebi benim antenlerimi kapatmam mı? Hayır, yaklaşımların aynı olmasından bunalmam.
Sıradan, dikkati daha zayıf olan tüketici ne yapacak? Sırtını dönecek. Bunun şimdiden farkına varan ve inovasyona önem veren firmaların adını ve işlerini sık sık duymaya devam edeceğiz, hantal yapıları ile değişime ayak uyduramayıp (ya da uydurmayı reddederek) geleneksel yaklaşımda bulunanlar bu karmaşada, büyük bütçelere sahip olsalar dahi, kendi seslerini kendileri dahi duyamayacak hale gelecek.
Hantal yapı demişken, büyük firmalar değişimden nasibini al(a)madan gelenekselci tutumlarını sürdürmeyi asla bir özür olarak kabul ettiremezler, zira ilk üç örnek P&G gibi bir dev şirkete ait.
Bilmem anlatabildim mi?

9 Ekim 2007 Salı

Hurma Pie



Şu yazı, pek çok insan için hiç bir anlam ifade etmez sanırım.



Ancak bu karede, durum bir anda değişiyor. Yazı olmasa bile M'sinden tanırız onu.



Sevgili dostum Burak gönderdi. Fotoğrafı Dubai'de bizzat benim için çekmiş, sağol diyorum buradan bir kez daha.
Benzer durumu Ukrayna'da Honda için de yaşamıştım, yine aynı durum McDonald's için de geçerliydi zira orada da Kiril alfabesi kullanılıyordu, ancak fotoğrafını çekmeye lüzum görmemiştim. Yazıyı yazarken "keşke çekseydim" diye hayıflanmadım değil.

Aslında Burak'ın da en çok ilgisini çeken şey "Hurma Pie" uygulaması olmuş. "Nasıl sattığını anlatamam" diye özetledi bana durumu. "Burada McTurco ya da benzeri, yerelleştirilen ürünler satmıyorsa" diye düşündüm, "bunun, farklılık yaratmada bir sorun ya da ağız tadını yakalamamakla bir ilgisi var". Şöyle bir düşününce, McTurco dediğimiz ürünün yalnızca köftesi (ne kadar farklı olabilirse) farklı ve ekmeği susamlı. Ancak Hurma Pie için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, içerisindeki malzeme tamamen farklı, yerel bir meyve. Güzel fikir.

30 Eylül 2007 Pazar

Muhafazakar arkadaşlık sitesi

Facebook'ta dahil olmak üzere hiç bir arkadaşlık sitesinde üyeliğim bulunmamakta. Arkadaşlarımın hepsi ile zaten MSN Messenger üzerinden görüştüğümden ve bu komüniteleri zaman kaybı olarak gördüğümden üye olmaya gerek duymuyorum, dolayısıyla onlar hakkında söyleyecek pek fazla sözüm yok. Ancak bu sefer bahsedeceğim site, sayıları günden güne artan arkadaşlık sitelerinden oldukça büyük bir farklılık yakalamış.


İslami evliliğin gerçekleştirildiği tek adres sloganıyla hizmet veren Habibimol (Habib eşim demek sanırım?), muhafazakar görüşe sahip olan ve internetten "arkadaş" edinmek isteyen insanlarımızı düşünüp bu konudaki açığı fark ederek bu boşluğu doldurma misyonuyla yola çıkmış bir site.

Hayat, dini ve siyasi görüşlerim kesinlikle örtüşmese de, itiraf etmem gerekiyor, segmentasyon düşüncesi harika. Farklılaşma harika. Site üzerinden evlenen kimseler olduğu da söylendiğine göre, uygulama da başarılı denebilir.

Alelâde bir arkadaşlık sitesi kurup diğerlerinin arasında kaynamak mı? Yoksa ulaşılmak istenen kitleyi sınırlayıp, "tek" (unique) olmak mı?
Kesinlikle ikincisi.


Ekleme: Çok güldüm ve mutlaka görülmesi gerek diye düşündüm. Etnik kökeni belirtmenin zorunlu olduğu bir site kuruyorsunuz ve arama modülünü böyle "geniş" tutuyorsunuz.
Böylesi bir sitede, bu ayrıntıyı nasıl atlamışlar çok şaşırdım doğrusu!

26 Eylül 2007 Çarşamba

Kişiye özel Adidas

Adidas'ın boya kutusu, renkli boyaları ve renk paletiyle "custom design" ayakkabısı "Adicolor" oldukça hoş ve ince düşünülmüş bir üründü. Ben Türkiye'de rastlamasam da geçen senenin başında internetten gördüğüm fotoğrafları ile ürün aklıma kazındı.


Tüketici tek olmak istiyor.
Bu ürün de, Adidas'ın kişiselleştirilmiş ürünlere yaklaşımını gayet güzel anlatıyor ve Adidas'ın bu önemli konuyu ne denli iyi kavradığını açıklıyor.


Bu sezon da şöyle bir tasarım yapmış Adidas;


Geçen seneki kadar esnek, ince ve detaylı olmasa da, daha pratik ve hızlı. Bu sefer elimize fırça yerine bu değiştirilebilir plastik renk kartlarından alıyoruz ve dilediğimiz rengi ayakkabıya geçiriyoruz.
Adidas bir sonraki sezonda kişiselliğe nasıl hizmette bulunacak göreceğiz.

Dip not: Fotoğraf için Zafer'e teşekkürler.