tüketici davranışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüketici davranışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2009 Salı

Markalar ve Tüketici 2.0 / Her ağlayana emzik vermeli mi?

Ufuk, "bilinçsiz tüketiciler sosyal medya'da" adında bir yazı yazdı.

Kendisiyle bir süredir sorun yaşayan ve sorun yaratan tüketicilerin web'de ne kadar ileri gidebileceği konusunda tartışıyoruz. Buna naçizane dair çözümlerimi "Sorunlu Tüketici 2.0 ve çözümler" adlı bir yazıda dile getirmiştim.
Ben, Ufuk'la yaptığımız tartışmalardan yola çıkarak, onun görüşlerine göre bu konuda biraz daha katı olduğumu düşünüyorum.

Çünkü bir pazarlama insanı olarak klavyenin başına oturanların, haklı da olsalar artık zıvanadan çıktığını düşünmeye başladım. Sebeplerini sıralayım...

Merhaba. Bizimle iletişime geçtiniz mi?
Üretim yapan şirketlerin ürünlerinde hata olabilir. Hizmetlerde de kusursuzluk söz konusu değildir. Bu tip hatalar yalnızca sizin başınıza gelmiyor.

Firmaya sosyal ağlar üzerinden değil de, doğrudan telefonla ulaşmayı ve derdinizi anlatmayı denediniz mi?
Sanmıyorum. Artık moda, sosyal ağlara yazmak. Bırak şikayetin markanın kulağına gitsin, sonra da çözmek için çabalasınlar...

Yanlış anlaşılmasın. Tüketiciler, istedikleri platformdan ve araçtan markalarla iletişime geçmekte özgürdürler. Ancak ben, şikayetini birebir temas kurmadan, ilk olarak halka açık platformlarda dile getirenlerin iyi niyetli ve çözümcü yaklaşımlar içerisinde olmadıklarını düşünüyorum.

Markalar buna bir son vermeli.

Siz, bu tip art niyetli davranışların üzerine gidip çözüm buldukça;

  • Kiminizin inbound kurduğu, kiminizin outsource ettiği call center'lar işe yaramaz hale gelecek,
  • Kullanıcı sözleşmelerini okumadan herşeye imza atan tüketici, risk unsurlarından biri olan bir sorunla karşılaştığında bile sosyal ağlarda yaygarayı koparacak,
  • Hatta haksız olsalar bile, siz olaya müdahil olana kadar kendi perspektiflerinden olayı anlatıp arkalarına bir sürü yandaş almış ve sizi haksız duruma düşürmüş olacaklar,
  • Yaşadığı sorunu çözmeniz de bir süre sonra yetmeyecek, kendisini şımartacak ve özel hissettirecek yaklaşımlar geliştirmek ve belki ekstra hediyeler vermek durumunda kalacaksınız.

Ne yapmalı?
Farkında mısınız? Aslında bu tip girişimlerde bulunan kişiler, haklı olsalar bile, çözümü birebir diyalogla sağlamayarak konuyu maksatlı biçimde dallanıp budaklandırdıkları zaman ticari itibarınızı zedeliyorlar.

Bu davranışlara "dur" demek ve gidişatı şekillendirmek sizin elinizde.
Ya her ağlayana emzikle koşacak, ya da eğiterek ehlilleştireceksiniz.

Yanlış anlaşılmasın, "susturun" demiyorum.
Ancak bu tip davranışlarda bulunan insanlara, yaptıklarının doğru olmadığını, devam ettikleri taktirde olayın iletişimciler vasıtasıyla değil, hukuk departmanı vasıtasıyla çözüleceğini hatırlatın.

Bu tip davranışları iyi analiz edip, buna göre aksiyon almak, kısa vadede kurumsal iletişim çözümü olarak, uzun vadede ise operasyonel giderlerin azalması olarak geri dönecektir.

26 Haziran 2009 Cuma

Aramadığını bulmak

Perakende'de Dell'in uyguladığı metodun nasıl uyarlanabileceğinden bahsettik.

Bir de tüketici perspektifinden bakalım; aklınızda yeni bir bilgisayar ya da teknoloji ürünü satın alma fikri olmamasına rağmen, bir "fırsat" opsiyonu anlık satın alma itkisi yaratabiliyor.
Bu anlık satın alma itkisi, Dell'in Twitter'da yakaladığı büyümenin bir başka sebebi olarak gösterilebilir. Peki, hepsi bu mu?

Elbette değil.
Eski de olsa, 2002 yılında yapılmış bir online satın alma davranışı araştırması, anlık satın alma davranışı gösteren web kullanıcılarının satın aldıkları ürünlere %75 gibi bir oranda kategori sayfalarından ulaştıklarını göstermekte.

"Bu bulgularla Twitter'ın ne ilgisi var?" diyebilirsiniz.
Bir ürün hakkında bilgi almak ya da yalnızca gezinmek amacıyla dolaştığımız bir websitesi'nde gözümüze çarpan uygun fiyatlı bir ürün anlık satın alma güdüsünü tetikliyor.
Bu çıktıları "Genellikle aradığımızı değil, gördüğümüzü satın alıyoruz" şeklinde yorumlayabiliriz.

Dell, Twitter'ı kullanarak ekranının başındaki bir çok insanın, aslında aramadıkları ürünleri, herhangi bir e-ticaret platformunda dahi olmamalarına rağmen gözüne soktuğu için bu başarıyı yakaladı.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Sorunlu Tüketici 2.0 ve çözümler

Hepimiz her ürünle ve her hizmetle sorunlar yaşayabiliyor, zaman zaman markalarla karşı karşıya kalabiliyoruz.

Karşılıklı diyaloglarla ya da iyi niyet ile çözülebilecek kadar kolay olmayan durumlarda, taraflardan biri sesini yükseltebiliyor.
Sonra? Sıkıntı...

Bunu çözmek için şikayet platformları oluşturuldu, ancak aylık fee gelir modeline bağlı olan bu siteler şeffaflıklarından ve tatmin ediciliklerinden oldukça uzaklaşmış durumdalar.
Bugün sikayetvar.com'a girdiğiniz herhangi bir şikayetin altına kurumlar standart bir "özür yazısı" giriyor. Değişen tek şey ad-soyad kısmı.
Şikayete konu olan sorunun nasıl çözüldüğü, soruna nasıl yaklaşıldığı ve şirketin tüketicisine ilgi durumu tam bir muamma.

Bugün Murat Kaya'nın FriendFeed'e Teknosa ile ilgili yazdığı yorumları görünce, aklıma Teknosa hakkında önceden yazdığım yazılar geldi (1 - 2 - 3 - 4).
Bugüne kadar değişen ve gelişim gösteren hiç bir şey yok gibi...


Tüketiciler olarak hepimizin düştüğü ortak bir sıkıntı da, derdimizi dile getirirken tek bir ağızdan konuş(a)mamamız.
Hepimiz kendi sorunumuzun iletişimini yapmaya çalışıyoruz, ancak sesimiz, diğer seslerin gürültüsü arasında kayboluyor.
Kimimiz FriendFeed'de, kimimiz blogunda, kimimiz yakın çevresine mail forward etmek yoluyla yaşadığı olumsuzlukları aktarıp şirket hakkında negatif propoganda yapıyor.
Bu yaklaşım da ne şirketin sorundan haberdar olup kendini geliştirmesine, ne de şikayetçi kişinin sesinin duyulup sorununa çözüm aranmasına yarıyor.

Bir dönem Teknosa Mağdurları blogu, Teknosa tüketicilerinin kendi sorununu rahatça, tek sesliliğin gücüyle ifade edebilmesi, diyaloğa daha açık bir platformda buluşması adına yapılmış başarılı bir girişimdi. Fakat yayınına artık devam etmiyor.

Tüketiciler şikayetlerini dile getirmek istiyorlar! Neden onlara bir fırsat vermiyorsunuz?

Kızgın bir tüketici ortak sorunlarını dile getirebileceği bir şikayet blogu açıp gelecek şikayetleri toplayarak bunu bir negatif WOM mecrasına çevirebilir.
Bir başka opsiyonda da, markalar kendilerini kızgın tüketicilerin ellerine ya da sikayetvar.com gibi tehlikeli kucaklara bırakmadan önce kendi sosyal şikayet platformlarını kurabilirler.

Bu yaklaşım, tüketici açısından bakacak olursak, markalara seslerini duyurabilmeleri açısından avantaj sağlayacaktır.
Markalar açısından ise, kızgın tüketicilerin şikayetlerini web'in derin sularında, gözlerinin çok ötesinde bir yerlerde değil, bizzat kendi platformlarında dile getirmelerini ve çözüm üreterek kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacaktır.

İki tarafa yarayacak en önemli kısım ise bir blogun SEO avantajı.
Web'de "marka adı + şikayet" ya da "marka adı + ürün adı" kombinasyonlarıyla arama yapıldığında ürünle ilgili şikayetlere (varsa çözümlere) ulaşılabilirlik daha fazla olacak ve bu sorunlar marka tarafından iyi şekilde ele alınırsa, sorunu okuyan potansiyel müşterilerin de satınalma kararında olumlu etki bırakarak markaya karşı güven uyandıracaktır.

Bu atılımı yapacak vizyona, yaklaşıma ve cesarete sahip marka bulmak bu işin en zor kısmı olabilir!

20 Ekim 2008 Pazartesi

Sen ver, o çıkarır...

Geçtiğimiz bayramda atıştırmak için yolumun üzerinde bulunan, namı bilinen bir büfe'ye girdim.
Bir sandviç söyledim ve "içinde patates olmasın lütfen" diye de belirttim.

2 dakika sonra kasadan, servis elemanı ile şefin arasında geçen şu konuşmayı duydum;
Servis Elemanı: "Usta, bu sandviçte patates olmayacaktı"
Şef: "Sen ver, o çıkarır!"

Yani, sandviç'in nesne yerine gizli özne olduğu, özne yerine geçmesi gereken şahsımın (yani müşteri'nin) zamir olduğuna şahit oldum.
Özne ürün yerine ben olsaydım, o sandviçe patates konulmazdı.

Müşteri tecrübesi yönetimi üzerine bildiğim, okuduğum ve tartıştığım şeyler kafamdan geçti.
Müşteri tecrübesi yönetimi üzerine fazla bile düşündüğümüzü hissettim.
Sandviç ve servis hakkında ne mi yaptım? Güldüm geçtim...

28 Ağustos 2008 Perşembe

Deve'nin cazibesi

Bu... outdoor çalışmasını (başka türlü isimlendiremedim) bir süre önce Ümraniye'de gördüm.


Bu deve, üzerindeki branda ile yerel bir hipermarket'in lansmanı amacıyla sokakta gezdiriliyordu.

Orada bulunsanız uygulamadan tiksinebilir, zaten sıkışık olan trafik felç olduğu için öfkelenebilirdiniz...
Ve insanların, devenin cazibesine nasıl kapıldıklarını, araçlarını yavaşlatıp olayı seyrettiklerini ve hatta cep telefonlarıyla hatıra (!) fotoğrafı çektiklerini kaçırırdınız!

İletişim tonumuzu ayarlamak için uzun süren toplantılarda kafa patlatırız.
Bazen de, ilham almamız gereken şeyler burnumuzun dibinde olur.

Acaba hipermarket sahibi bu tonu tutturmak ve hedef kitlesini müthiş bir anlayışla kavramak için uzun saatler kafa mı patlattı, yoksa bu çalışmayı tamamen içgüdüsel olarak mı yaptı dersiniz?

Bence ikincisi.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Bir bakkal, iki hikaye

Mahallemizin 40 senelik bir bakkalı vardı.

Supermarketlerin bu kadar yaygın olmadığı dönemde herşey güllük gülistanlıktı onlar için. Daha sonra Beşiktaş'a Tansaş açıldı; o dönemde işleri eskisi gibi iyi gitmedi. Onlar, 1.jenerasyondu.
Onların ardından 2.jenerasyon geldi, fakat 2.jenerasyon, 1.jenerasyon gibi güleryüzlü değildi. Bunun önemli birşey olmadığını düşündüklerinden, ziyaretçilerle bırakın bir bağ kurmayı (bakkal işletmenin esası), selam dahi vermediler ve müşteri kaybettiler.
Bir süre sonra hatalarını anlamış olacaklar ki, tavır değiştirdiler. Ancak, tavır değişikliği kar marjını da beraberinde getirmedi ve ardından zarara dayanamayarak işletmeyi devrettiler.

40 yıllık bakkalımızın işletmesini 2 genç devraldı. Önce güleryüzlü hizmet verdiler, mahalleyle iletişim kurdular, ardından (şansın da yardımıyla) Beşiktaş Tansaş, yerini yeşil alana bıraktı ve Serencebey'deki perakende piyasası yeniden canlandı. Bu gençler, fırsatı görüp değerlendirdiler.

Bu bahsettiğim dükkanın tam karşısında bir başka bakkal var. Senelerce süren ezeli rekabet tam bitti derken karşılarında 2 genci görünce şaşırmış ve paniklemiş olan rakip bakkal, bu gençlerin etnik kökenleri hakkında bir viral çalışma başlattı.
Rakibini kötüleyen hangi işletmenin ayakta kaldığını gördünüz? Bu tip kampanyalar çoğu zaman geri teper.
Bu viral çalışma da geri tepti ve mahalleli, tercihini kendisine her seferinde selam veren, hatrını soran ve güler yüzle karşılayan gençlerden yana kullandı.
Neticede, 40 yıllık bakkalımızın yeni işletmecileri, bu olumsuzluğu da yalnızca kendi lehlerine çevirdiler ve şu an herşey yolunda.

Şimdi bana sorarsanız, pazarda tutunmak şans işi midir yoksa yetenek mi diye, vereceğim cevap; şansın, elinize geçen fırsatları iyi kullanmak olduğu, dolayısıyla (çoğunlukla) yetenek işi olduğunu söylerim.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Tüketici olduğumuzu unutmak

Evin bir işini halletmek için bir dükkana giriyorum, ürünlere bakıyor, kararımı veriyor ve satışı yapan arkadaşla eve gelinip ölçü alınacak tarih hakkında karara varmaya çalışıyorum.

"Yarın saat 9 olabilir" diyor, "çünkü yarın Fatih Belediyesi'ne çok yüklü miktarda bir siparişimizi teslim edeceğiz..."

"Vay canına! Demek Fatih Belediyesi'yle çalışıyorsunuz... Çok etkilendim!" demem gerekiyordu sanırım.

Pazarlama iletişimcileri de benzer endorsement'ları kullanırlar, kimi zaman etkilemek, kimi zaman inandırıcı olmak için...
"X kurumunun tercih ettiği marka", ya da "X'lerin tercihi" gibi.


İşletmelerden içeri çalışmak için girdiğimizde tüketici olduğumuzu unutuyoruz ve başka şeylere odaklanıyoruz. Tüketici olarak düşündüğümüzde, kaçımız buna gerçekten önem vererek bir ürün/hizmet tercih ediyoruz?
Şampiyonun mayosunu, diş hekimlerinin kullandığı diş macununu, Fatih Belediyesi'nin stor perdecisi... Size bir şey ifade ediyor mu?

11 Mayıs 2008 Pazar

Eleştiri formülü


Toplum olarak eleştiriye bizim kadar tahammülü olmayan (ve anlamını "olumsuz yorumlar" olarak bilen) başka bir millet var mıdır bilmiyorum.

Bireysel olarak böyle bir yaklaşım sergilememizi dahi anlayamazken, şirketlerin ve şirket çalışanlarının benzer tutumlar sergilemeleri beni gerçekten şaşırtıyor.

Üretim yapan şirketlerin memnuniyet kriterleri çok fazla bileşen içerdiği için onlara belki daha fazla tolerans tanınabilir, ancak hizmet veren şirketler için en önemli unsur "müşteriyi mutlu etmek" değil midir?


Erkeksen dışarı gelsene lan! diyen delikanlı garsonlara sahip Mado,
Otomobiline zarar verdiği üyesini kulüpten uzaklaştıran Hillside,
Sırf şikayet maili attığı için sadık müşterisinin hesabını silen Hepsiburada.com,
ve, Genç bir insanın yurtdışı master hakkını kaybetmesinden sorumlu Aras Kargo için değil.

Bu örneklerden yola çıkarak şunu söylememiz yanlış olmaz herhalde; bu şirketlerin hizmet sağlamaları dışında ortak yönleri, müşterilerinin sorunlarını çözmek yerine onları görmezden gelmek, hatta bu durumlara çeşitli bahaneler üreterek onları uzaklaştırmak olabilir.

Hizmet verenler; şirketinizde birşeylerin ters gittiğini mi hissediyorsunuz?
Anlamlarını çoktan yitirmiş kocaman Vizyon-Misyon yazıları asmak yerine;
"Eleştiri = Gelişim fırsatları için alınan olumlu-olumsuz feedback" formülünü, boş gördüğünüz her duvara plaket yapıp çaktırın.

Çalışanlarınızın da zaman içerisinde eleştiriye karşı tutumlarının değiştireceğini göreceksiniz.

29 Kasım 2007 Perşembe

3 Büyüklerin algılanan değerleri

Markaların algıları söz konusu olduğunda dengeler, futboldaki dengeler kadar kolay değişmiyor. Fenerbahçe'nin iyi gidişatı iki maç sonra bozulsa "Ne olacak bu Fener'in hali?" şeklindeki serzenişlere halen rastlayacağımız gibi, Beşiktaş'ın 8 gollük hezimetinden sonra aldığı galibiyetle "Destan yazması"da mümkün. Şunu söyleyebiliriz; taraftarı sürekli memnun etmek mümkün değil.

Fakat gerçek şu ki, "3 Büyükler" diye nitelendirdiğimiz (Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş - bu sırayı takip
edeceğiz) büyük kulüplerimizin de, tıpkı büyük markalar gibi elde ettikleri bir imajları var, ve yaratılan bu imajlar, taraftarların zihninde kazanma-kaybetme ilişkilerinde olduğu gibi süratle değişmiyorlar.



Kimseyi gücendirmeden, objektif olarak büyük kulüplerimizin sosyoekonomik sınıf, karakter, taraftar davranışı, taraftar nüfusu, kurumsal yapıları, kurum kültürü, fiziksel konumu, başarılarını baz alarak yarattıkları marka imajlarını incelemek ve bir iki tane de eğlencelik benzetme yapmak istedim.

-Sosyoekonomik sınıf
Galatasaray için A+, A, B sınıfı,
Fenerbahçe için C1-C2,
Beşiktaş için ise C ve D, hatta E sosyoekonomik sınıflarının mensuplarını barındırıyor diyebiliriz.
Web'de gezinirken, Kurthan Fişek'in 80'lerin başında yaptığı bir önermeyi gördüm; "Galatasaray aristokrasiyi, Fenerbahçe burjuvaziyi, Beşiktaş'ta proleteryayı temsil eder" demiş. Kesinlikle katılıyorum.


-Karakter
Galatasaray diğerlerinden hep daha sofistike olmuştur. Bunun nedeni camiasındaki insanların eğitim seviyesinin yüksek olmasının yanı sıra, Galatasaray'ın bir eğitim kültürünün de olmasıdır. Aynı zamanda köklü ve saygın bir eğitim kurumu olan Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi, Galatasaray'ın marka imajının oluşmasına yardım ettiği gibi Türkiye'de eğitimde de öncü kurumlardır.
Fenerbahçe'yi "sonradan olma" diye nitelendirebiliriz, zira elinde henüz Galatasaray'ın UEFA'sı gibi gerçek bir başarı olmadan kendilerini Türkiye'nin en büyük takımı olarak konumlandırdılar. Hatta hızlarını alamayıp kendilerini bir "Cumhuriyet" ilan ettiler. Fenerbahçe bununla ne kadar gurur duysa da diğer takım taraftarları bununla epeyce alay etmekteler. Sanki, üzerine hiç yakışmayan bir giysiyi giyen ve çok güzel olduğunu sanan bayanlar gibi...
Beşiktaş için yapabileceğimiz nitelendirme "avam" olur. Zira Beşiktaş gerçekten de avam bir takım. Berduşluk, kaybetme kültürü, bastırılmış şiddet ve nefret duygularının bir dışa vurumu gibi sanki.

-Taraftar davranışı
Galatasaray taraftarı, eğitim seviyesinin yüksek olmasıyla doğru orantılı olarak sorgulayan bir yapıya sahip. Hemen isyan bayraklarını çekmeyen belki de tek büyük takım. Çoğu zaman soğukkanlı tutumunu koruyan ve taşkınlığı az olan bir kitlesi var. Çok bağlı olmadıkları gibi, yenilgi ya da kötü gidiş karşısında takımlarını terk etme huyları da zaman zaman ortaya çıkabiliyor.
Fenerbahçe taraftarı ise, Galatasaray taraftarına ters olarak, takımının başarısına ve başarısızlığına karşı aşırı derecede tepkili. Öyle ki, futbol tartışılan bir ortamda kimin Fenerbahçeli olduğu hemen anlaşılabilir. Yenilgi varsa çok hararetli bir savunma, galibiyet varsa çok hararetli bir övünme hakim oluyor. Ölçüsü pek yok. Kaçırılan şampiyonlukta da, 100.yıl kutlamalarında da bunları gördük. Başarısızlık durumunda tepkisel olarak takımı terk etme durumu söz konusu.
Beşiktaş taraftarı yıllardır süregelen kötü gidişe rağmen ufak başarılarla yetinmeyi bilen, gerçekten farklı bir taraftar. Zaman zaman tepkiler ortaya çıksa da, kısa süre içerisinde tekrar eski coşkusuna kavuşan tribünler görmek mümkün oluyor. Real Madrid'in Çarşı grubunu kendilerine taraftar modeli olarak alması, Beşiktaş taraftarının bağlılığı ve sahiplenici yapısı konusunda tek başına bile yeterli referanstır. Bir de yaratıcı Beşiktaş taraftarı konusu var, ancak bu yazıda değinmeyelim.

-Taraftar nüfusu
Galatasaray orta, Fenerbahçe kalabalık, Beşiktaş ise diğer iki takıma göre her zaman daha az bir nüfusa sahip oldu. Burada detaylı dağılımdan biraz bahsedilmiş.

-Kurumsal yapı

Galatasaray için kurumsal yapıya sahip demek zor olur. Zira halen aşması gereken çok şey var. Kurumsallaşma sürecini tamamlayamamış ya da ancak yarılayabilmiş yerli tekstil şirketlerine benziyorlar. Kararlar kurul tarafından alınsa da, halen iletişim süreçleri tepedeki insanlar tarafından idare edilmekte.
Fenerbahçe, hiç şüphesiz, bu konuda büyük bir sıçrama yapmış durumda. Avrupa kulüplerinin seviyesinde olmasa da, bu yapıya gelmeleri ve sürekli olarak gelişmeleri bir Türk takımı için büyük başarı. Tepedeki insanların isimleri etkili olsa da kurumun bir çok birimi mevcut ve gayet örgütlü çalışılıyor. Kurumsal yapıya sahip.
Beşiktaş çok zor durumda, zira ancak bir KOBİ ayarında yönetiliyor. Tek insanlar kulüp ve bütün camia adına karar verebiliyorlar, anlık tepkilerle yönetilen, günü kurtarma çabası içerisindeki bir büyük takım.

-Kurum kültürü
Galatasaray her zaman değişime açık bir takım oldu. Genç isimlere takımda fırsat vermekten yenilikçi merchandising ürün yaratmaya kadar bir çok girişimde bulundu ancak bu aralar ciddi bir yönetim ve kadro sıkıntısı yaşamaktalar.
Fenerbahçe değişime açık ve değişimi şiddetle isteyen bir yapıya sahip. Geçmişte kaybedilmiş ve elde edilememiş başarıları bugün ve yarın elde etmek istemeleri değişimi ve kurumsallaşmayı körükleyen en önemli faktör.
Beşiktaş, değişime kapalı, korumacı ve muhafazakar bir yapıya sahip. Ne kadar korumacı bir yapısı olduğunu anlamak için Beşiktaş'ın en inovatif başkanı, aynı zamanda saygın ve başarılı başarılı bir iş adamı olan Serdar Bilgili'nin takımı kurumsallaştırma ve kalite algısını değiştirme mücadelesini hatırlamakta fayda var. Bu girişim "avam" kitleyi huzursuz etti ve kendisi başkanlıktan uzaklaştırıldı. Bugün Serdar Bilgili Beşiktaş'ın başında olsaydı, kurumsallaşma konusunda Fenerbahçe'den bile önde olabilirdi.

-Fiziksel konumu
Galatasaray'ın konumunun olduğu pek söylenemez. Zira semt ve kale olarak (bu durumda, stad) kendilerine bir noktada yoğunluk bulamadılar. Kültürünü eğitimden alıyor.
Fenerbahçe bir muhitten çok bir bölgeye hakim, zira İstanbul'un Anadolu yakası'nda ikamet ettiklerinden ve Kadıköy'de statları olduğundan, Bağdat Caddesi, Caddebostan sahil yolu ve bu bölgedeki diğer yerler neredeyse tamamen kendilerine ait. Kültürü, konumu itibariyle de burjuvazi.
Beşiktaş ise bir semte sahip olma özelliği sayesinde bir kültür oluşturabildi. "Çarşı" denince akla eski Boyner değil, Beşiktaş Çarşısı ve Çarşı grubu geliyor. İnönü Stadı'nın Beşiktaş ilçe sınırları içerisinde olmasının yanında, taraftarın yerleşik olarak bulunduğu bölgeye yürüyüş mesafesinde olması dolayısıyla kale olmuş durumda.

-Başarıları
Galatasaray'ın lig şampiyonlukları dışında elbette ki en büyük ve yadsınamaz başarısı UEFA şampiyonluğu. Her ne kadar zamanın ötesinde kalmış olsa da, Türk takımlarının elde ettiği en büyük başarı olmasıyla Galatasaray yine de başarılı bir takım olarak hatırlarda kalıyor.
Fenerbahçe başarı konusunda en çok lig şampiyonluklarından besleniyor. Bu yeterli olmadığı ve taraftarının kendisini tatmin etmediği için Fenerbahçe'ye kısmen başarılı diyebiliriz.
Beşiktaş ise Türkiye kupaları, dönemsel şampiyonluklar ve Avrupa maçlarında dönem dönem yükselmesi ile başarı sağlamaya çalışıyor ancak kesinlikle başarılı olduklarını söyleyemeyiz.

Bütün incelemenin özeti olarak şu tabloyu kullanabiliriz;


Bu incelemeden sonra,
Takımları votka yapsak ve şişelesek;
Galatasaray - Smirnoff
Fenerbahçe - Binboa
Beşiktaş - Tekel

Takımları araba yapsak ve galeride sunsak;
Galatasaray - BMW
Fenerbahçe - Hummer
Beşiktaş - Tofaş Kuş serisinden bir araba

Takımları kişileştirsek ve sokakta görsek;
Galatasaray - Şık giyimli, sessiz, zarif ve bakımlı, tiyatroya giden bir bayan
Fenerbahçe - Bol mücevher takmış ve aşırı makyajlı, eğlenceye giden bir bayan
Beşiktaş - Elinde fileleri ile pazardan dönen, yorgun ve kendine hiç dikkat etmeyen, evine yemek yapmaya giden bir bayan olur.

Umarım kimseleri gücendirmemişimdir. Son örneklerdeki gibi eklemeleriniz ya da gözümden kaçtığını düşündüğünüz inceleme kriterleri varsa yorumlara eklerseniz devamını hep beraber getirmiş oluruz.
Bir de hatırlatma ile yazımı bitireyim de yanlış anlaşılmalar ortadan kalksın, Beşiktaş taraftarıyım.