iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2009 Cuma

Sosyal medya Türk siyaseti'ni etkiler mi?

İstanbul bugünlerde yağmurla boğuşuyor.

Durumun afet haline gelmesinin ardından, bu krizin iletişiminde çözüm olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve çeşitli bakanların televizyonlarda, gerçekten sağlıklı düşünebilen bireyleri zorlayacak demeçler vermeleri ön görülmüş.

Geleneksel iletişim kanallarının kullanılması ve kriz iletişimi ile ilgili bir şeyler söylemek isterdim, fakat bu açıklamaların maksadının farklı olduğunu düşünüyorum. Bu irrasyonel beyanatların, kürt açılımı konusu üzerinden dikkatleri biraz olsun dağıtmak ve gelen şehit haberlerinin yankısını iyice bastırmak amacıyla maksatlı biçimde veriliyor olması muhtemel. Zira, en yeteneksiz basın danışmanının bile bu beyanatların altına imza atabileceğini sanmıyorum.

Bu konudaki en samimi tepkiler (yakın zamanda ceza yiyen Doğan grubu'nu hesaba katmadığımdan) yine sosyal medya içerisindeki fikir önderlerinden geldi.
Karşıt fikirlerin ve eleştirilere yanıtların ise belli başlı siyasi oluşumların sempatizanlarından, bazen provokatif ve eleştirilere karşı tahammülsüz bir biçimde geldiğini de gözlemledim.
Tek tek örnek vermeyeceğim, blogları ve Friendfeed gibi araçları takip edenler zaten eleştirilerin ve süregelen tartışmaların farkına varmışlardır.

"Bütün bunlardan bahsetmeyeceksen, hangi konudan bahsedeceksin?" diye soruyorsunuzdur...

Türk siyaseti'nin sosyal medya'yı neden kullanamayacağına dair öngörülerde bulunmuştum.
Yazıdan bir alıntı vereceğim;

"Siyasi sistemimizin müsait olmayışının başlıca sebebi oldukça açık; bizde siyasi görüşten ve parti politikalarından ziyade, partizanlık söz konusu. Krizden, ekonomik durumun kötüye gittiğini bildiren, kapanan fabrikalardan ve işten çıkartılan binlerce insanın durumuna vurgu yapan haberlerin altına öfkeyle “İnadına XXX !!!” yazan, partizanlık adına çoluğunun çocuğunun geleceğinin kararmasını ve fakirleşmeyi umursamayan bir kitle söz konusu.
Düşünmeyen, sorgulamayan, dogmatik hareket ederek fikrini değiştirmeye hazır olmayan bir kişiye sosyal medya iletişimi yapamazsınız."


Siyasi partilerin iletişimini yapan basın danışmanları, PR ajansları ya da reklam ajansları sosyal medya için boşa efor sarfetmesinler.
Bugün içinde bulunduğumuz üzücü durumla ilgili haberlerin, beyanatların ve tartışmaların yorumlarını okuduğumuzda, bir kere daha siyaset için sosyal medya iletişimi yapmanın anlamsızlığını kavramış olmamız gerekiyor.

Sosyal medya içerisindeki kimse, alen beyan ortada olan gerçekleri, kanıtlarıyla birlikte dahi yazsa, partizan zihniyete sahip bir toplumun siyasi fikrini değiştirme gücüne sahip olamaz.

Zira ideoloji fanatizminin olduğu yerde, anlatılmak istenen, karşı tarafın anlamak istediği kadar oluyor.

1 Eylül 2009 Salı

Markalar ve Tüketici 2.0 / Her ağlayana emzik vermeli mi?

Ufuk, "bilinçsiz tüketiciler sosyal medya'da" adında bir yazı yazdı.

Kendisiyle bir süredir sorun yaşayan ve sorun yaratan tüketicilerin web'de ne kadar ileri gidebileceği konusunda tartışıyoruz. Buna naçizane dair çözümlerimi "Sorunlu Tüketici 2.0 ve çözümler" adlı bir yazıda dile getirmiştim.
Ben, Ufuk'la yaptığımız tartışmalardan yola çıkarak, onun görüşlerine göre bu konuda biraz daha katı olduğumu düşünüyorum.

Çünkü bir pazarlama insanı olarak klavyenin başına oturanların, haklı da olsalar artık zıvanadan çıktığını düşünmeye başladım. Sebeplerini sıralayım...

Merhaba. Bizimle iletişime geçtiniz mi?
Üretim yapan şirketlerin ürünlerinde hata olabilir. Hizmetlerde de kusursuzluk söz konusu değildir. Bu tip hatalar yalnızca sizin başınıza gelmiyor.

Firmaya sosyal ağlar üzerinden değil de, doğrudan telefonla ulaşmayı ve derdinizi anlatmayı denediniz mi?
Sanmıyorum. Artık moda, sosyal ağlara yazmak. Bırak şikayetin markanın kulağına gitsin, sonra da çözmek için çabalasınlar...

Yanlış anlaşılmasın. Tüketiciler, istedikleri platformdan ve araçtan markalarla iletişime geçmekte özgürdürler. Ancak ben, şikayetini birebir temas kurmadan, ilk olarak halka açık platformlarda dile getirenlerin iyi niyetli ve çözümcü yaklaşımlar içerisinde olmadıklarını düşünüyorum.

Markalar buna bir son vermeli.

Siz, bu tip art niyetli davranışların üzerine gidip çözüm buldukça;

  • Kiminizin inbound kurduğu, kiminizin outsource ettiği call center'lar işe yaramaz hale gelecek,
  • Kullanıcı sözleşmelerini okumadan herşeye imza atan tüketici, risk unsurlarından biri olan bir sorunla karşılaştığında bile sosyal ağlarda yaygarayı koparacak,
  • Hatta haksız olsalar bile, siz olaya müdahil olana kadar kendi perspektiflerinden olayı anlatıp arkalarına bir sürü yandaş almış ve sizi haksız duruma düşürmüş olacaklar,
  • Yaşadığı sorunu çözmeniz de bir süre sonra yetmeyecek, kendisini şımartacak ve özel hissettirecek yaklaşımlar geliştirmek ve belki ekstra hediyeler vermek durumunda kalacaksınız.

Ne yapmalı?
Farkında mısınız? Aslında bu tip girişimlerde bulunan kişiler, haklı olsalar bile, çözümü birebir diyalogla sağlamayarak konuyu maksatlı biçimde dallanıp budaklandırdıkları zaman ticari itibarınızı zedeliyorlar.

Bu davranışlara "dur" demek ve gidişatı şekillendirmek sizin elinizde.
Ya her ağlayana emzikle koşacak, ya da eğiterek ehlilleştireceksiniz.

Yanlış anlaşılmasın, "susturun" demiyorum.
Ancak bu tip davranışlarda bulunan insanlara, yaptıklarının doğru olmadığını, devam ettikleri taktirde olayın iletişimciler vasıtasıyla değil, hukuk departmanı vasıtasıyla çözüleceğini hatırlatın.

Bu tip davranışları iyi analiz edip, buna göre aksiyon almak, kısa vadede kurumsal iletişim çözümü olarak, uzun vadede ise operasyonel giderlerin azalması olarak geri dönecektir.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Eğlence endüstrisi ve iletişim

Daha önce eğlence endüstrisinde fark yaratmak ve ekrandaki yapıtlar üzerine fikirlerimi belirtmiştim.

Son zamanlarda kitabevlerine uğradıysanız ya da yabancı dizi/film trendlerini takip ediyorsanız, özellikle revaçta olan konunun vampir hikayeleri olduğunu gözlemlemiş olabilirsiniz.

Vampir kelimesi aklımızda zaten kan emerek beslenen, gün ışığından kaçınan, gümüş bir kurşunla ya da kalbine girecek ahşap bir kazıkla öldürülebilen, besin zincirinin en üstünün yeni hakimi olan sivri dişli yırtıcılar olarak yer etmiş durumdalar.

Bu tanım doğrultusunda bir hayat tarzı oluşturmak için, geriye yalnızca bu yaşamları günümüze uyarlamak kalıyor.

Bugünkü tanımıyla 200 yıllık bir mit olmasına rağmen, vampir miti halen canlı ve uzunca bir süre de sürdürülebilir bir konu. Şu an en revaçta olan iki örnekten biri, yeni ergen ve ergenlere hedef kitlesi olan Twilight, diğeri ise hedef kitlesi yetişkinler olan True Blood.

Dünyada da bir trend olmakla birlikte, bizim üretkenliğimiz de şu sıralar TV yapımları üzerinde yoğunlaşıyor. Ben de hem severek takip ettiğim, hem de tek mecrayla sınırlı kalmayarak, bir çok pazarlama iletişimi aracını etkin biçimde kullanabildiklerinden ötürü güzel bir vaka olan True Blood'ın iletişim çalışmalarından biraz bahsedeceğim. Detaylı bir lansman anlatımından ziyade, bir TV dizisi için yapılan lansmanın bir çok mecraya nasıl zekice uyarlandığının altını çizmek istiyorum...

Dizinin ilk 10 dakikasında Japon'ların, sentetik kan icat ederek vampirlerin avlanma ve kan içme ihtiyacının önüne geçecek "Tru Blood" ürününü keşfetmesi ve içecek olarak piyasaya sürmeleri, böylece, insanlara varlıklarını açıklayarak onlarla birlikte yaşamaya başlayan vampirlerin artık kan içmek zorunda olmadıkları vurgulanıyor.

Bütün bunların öncesinde ise dizinin lansman çalışmalarında Tru Blood, insanları "tease" etmek için kullanılan ve merak uyandıran bir öğe niteliğinde. Üstelik, TV dışında basın, outdoor ve web'i de etkin biçimde kullanarak bütünleşik bir yaklaşım sergileniyor;

Otobüs duraklarında ve market girişlerine yerleştirilen "Tru Blood" ilanları;

Dergi reklamı,

Gerilla outdoor uygulamaları,

Web sitesi,

Kıvılcımı başlatan öğeler arasındaydı.

Dizi yayına girdikten sonra tutuldu ve salgın büyüdü, bilinirlik arttıkça iletişimde daha farklı, daha sofistike, dizi izleyicilerine özel bir faza geçildi.


Bir örnek; dizi içerisinde kurgusal bir oluşum olan ve vampir hakları için mücadele veren American Vampire League propoganda posterleri bir süre bu şekilde sergilendi.


Bir süreden sonra ise outdoor çalışmalar, dizide olduğu gibi vampir düşmanlarının vandallıklarına uğramış gibi gösterildi ve dizi içerisindeki vampir-insan çatışması farklı bir mecrada anlatıldı.



Bunların yanı sıra web'de, dizi içerisindeki her oluşum için mikrositeler, sosyal ağlarda ise fanpage'ler kuruldu ve tamamen kurgusal olan bu karşılıklı antipati, izleyiciler arasında körüklendi.

Dizinin ana konusu ise kısaca, bir insan ve vampirin yaşadıkları aşk...
Bu da unutulmamış ve Lovebitten adında insan-vampir çöpçatanlık sitesi oluşturulmuş. Bu vesileyle üye olan kişilerin dataları toplanmış.

Türkiye'de ve başka bir çok ülkede, bir TV dizisinin tanıtımı için yalnızca TV fragmanları döndürülür ve ortak yayın grubunun basılı mecralarında yayınlanacağı haberi yer alır.

Eğlence sektörünün lokomotifi ABD'deki diziler ve lansmanlarındaki mecra çeşitliliği ise heyecan verici boyutta.
Kurguyu hayatın içine entegre ederek bir alt kültür yaratmak için verilen bu çaba ve gösterilen bütünleşik yaklaşım, belki de başarılı olarak sahiplenilen yapımların sırrı olabilir.

Eğlencenin dozunu artırmak için bir mecra, asla yetmiyor...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ünlüler için Sosyal Medya Cangılı

Sevgili Toygarcan, kanına kim girdi bilmiyorum; belki cin fikirli menajerin, belki komşunun üniversite’ye giden fazla zeki çocuğu, belki bir hayranın ya da belki de hiçbiri değil, içgüdüsel bir şekilde kendi tercihin… Netice itibariyle, “sosyal medya” denen cangıla girmiş bulunuyorsun…

Sosyal Medya’yı neden cangıl diye nitelendirdiğimi bilmek ister misin? Anlatayım.

Bu “balta girmemiş” rafine ortamdan kafanı içeriye uzattığın anda ilk önce sesler duymaya başlarsın.

Sen daha bilgisayarının başında güleryüzle, yaşamının içinden kareleri, senin gibi fakat ünlü olmayan insanlarla paylaşmanın heyecanını yaşarken bir anda kavga, gürültü, kıyamet kopabilir.

Örneğin, sabah yaptığın kahvaltı sofrasının fotoğrafını paylaştığın başlığın altında

“Bize nispet mi yapıyorsun?”,

“Ünlüler geldi ortam bozuldu”,

“Burası eskiden böyle değildi”,

“Zıkkımın pekini yiyin”
gibi konu dışı ve anlamsız serzenişlere rastlayabilir, bir yandan zaten yeni kullanmaya başladığın web 2.0 araçlarının özelliklerini çözmeye çalışırken, bir yandan da tartışmanın neden çıktığını anlamaya uğraşırken bulabilirsin kendini.

Hayatına dair bir kaç kısa paylaşımdan sonra bir bakmışsın, koskoca sosyal medya aleminde konu yokmuş gibi, gündem maddesi sen olmuşsun…

Bunları okuduysan, korkmuşsundur. Sana bunların neden olduğunu anlatayım da, korkma.

Sana bütün bu olumsuz tepkileri gösteren insanların halet-i ruhiye’leri hakkında ipuçları vereyim biraz. Böylece sen de onları anlayıp, empati kurabilir, seni küçük düşürmek için yaptıkları ancak kendilerini küçük düşürdükleri anlamsız oyunları anlayabilirsin…

Bu arkadaşlar Internet’i ve sosyal medya araçlarını, babalarının kendilerine bir mirasıymış gibi gören, kendi hükümranlıklarının sınırları içinde yaşamak isteyen, hem dışarıya atacağı adımdan, hem de içeriye girecek, popüler olabilecek başkalarından çekinen kimseler…

Hayatlarının hiç bir döneminde popülariteyi yakalayamamış, blog yazarlıkları ya da daha farklı meziyetleriyle bir şekilde popüler olmuş ve şimdi bunun için savaş veren, popülerliklerini korumaya çalışan insanların arasına, geleneksel medyada ünlü olmuş, binlerce hayranı bulunan, kanlı canlı birisi giriyor ve onların uğraş vererek kazandığı bütün ilgiyi bir anda, kendi odağında toparlıyor.

Pufff! Büyü bozuluyor…

CV’lerine fotokopi makinesi ve fax gibi basit ofis malzemelerini dahi kullandıklarını yazan bu kişiler sen ortaya çıkınca bir anda panikliyorlar ve popülaritelerini korumak için uluorta çirkin atıflarda bulunuyor, ufuklarının sınırları olmayan mizah anlayışlarıyla (!) akılları sıra seninle dalga geçiyorlar.

Kimisi seninle iletişim kurmak isteyen insanları aşağılayıp, onları bir kara listeye alıyor, kimisi söylediğin amatörce bir sözü alıp abartarak çeşitli şekillere sokarak alay ediyor, kimisi defolup gitmen adına haykırıyor, kimisi de senden öylesine nefret etmiş ki, hakaret ediyor…

Biraz genelleme yaptım belki ama, nasılsa onlar da seni hiç dinlemeden, bir şans vermeden sana yaptılar. Durumu eşitledik sayılır.

Şimdi senin kazanman için yapman gerekenlere gelelim;

Bahsi geçen insanlar, senin etrafındakiler ve hatta sen dahi unutmuş olabilirsin ama, profesyonel/ünlü kimliğinden önce, bir insansın.

Sen sen ol, üslubunu ve moralini bozmadan, içinden geleni dilediğin gibi paylaş. Bu tip sataşmalara kulaklarını tıka ama, sana insana yakışır biçimde, olumlu ya da olumsuz geri dönüş yapanlara mutlaka istedikleri cevapları ver.

Herkese karşı güleryüzlü ol, saçma sapan tavırlara bile hoşgörüyle yaklaş, çünkü onların sebepleri olduğunu artık biliyorsun.

Bunların hepsi kulağına küpe olsun Toygarcan. Eğer bu cangılda hoşgörülü ve samimi davranamayacak, kurallarına uygun oynayamayacaksan hiç adımını atma. Cangıla aşina “eskiler” tarafından yutulmaktansa olduğun yerde kalman daha iyi olur…

Aramızda iletişim kurabilmeyi öğrendiğimiz gün, kazanma-kaybetme oyunları oynamadan seni de aramızda görmek isteriz.

Sosyal kal…

Not: Bu yazı 16 Temmuz 2009 tarihinde Cengiz Çatalkaya'nın blogunda yayınlanmıştır.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Boyut değiştiren tavsiye ekonomisi

Google barkod taraması'ndan ve mobil internet kullanımının daha yaygın hale gelmesiyle birlikte perakende sektöründe yaşanacak değişimlerden bahsetmiştik.

Şu an üzerinde çok da fazla durulmayan ve
teknofiyat gibi örnekleri bulunan fiyat kıyaslama uygulamaları, ciddi yatırımlarla büyüyecek ve uygulamalar arasında pazara büyük ölçüde nüfuz yarışı ortaya çıkacak gibi gözüküyor.

Bir teknoloji mağazasına girdiğinizi düşünün, herhangi bir elektronik cihazı elinize alıyor, barkodunu google'a, ya da google altyapısı ile çalışan bir fiyat kıyaslama uygulamasına okutuyorsunuz. Uygulama 2 sokak ötedeki mağazada daha uygun fiyatlı sonuçları listeliyor ve satın alma yapmak için oraya doğru gidiyorsunuz...
Hayal etmesi zor değil.

Bu entegrasyon süreci hızlı tüketim ürünleri için (önemsiz fiyat farklarından ötürü) hemen yaşanmayabilir. Ancak kitap, aksesuar ve elektronik gibi diğer dayanıklı ürünlerde fark yaratacak gibi gözüküyor.
Bunu yalnızca sizin değil, her gün binlerce tüketicinin yapacağını düşünürseniz... Rahatlıkla gelir modeli yaratacağınız başarılı bir start-up kurmanız işten bile değil.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Sosyal Medya faaliyetlerinin ölçümlenmesi

Dell, microblogging için geliştirdiği iş modeliyle 2007 Haziran’ından bugüne kadar yalnızca Twitter üzerinden 3 milyon dolar gelir elde ettiğini açıkladı.

Dell bu başarısıyla yalnızca stoklarını eritip satışlarını artırmakla kalmadı, pazarlama dünyasına Sosyal Medya'da geliştirilebilecek iş modelleriyle nasıl değer kazandıran faaliyetler yapılacağı konusunda da ilham vermiş oldu.

Bugüne kadar yapılan Sosyal Medya kampanyalarının rüştünü ıspatlayamamasının en büyük sebebi,
yatırım geri dönüşünün (ROI-Return of Investment) tam anlamıyla hesaplanamaması olmuştu.
Marka değeri gibi soyut kavramların ölçümlemelerinden bile kesin sonuçlar alınamazken, işin içine online mecraların girmesiyle karmaşa arttı.

Fakat bugün, bu ölçümlemede hatalı olan yerler yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı...

Nasıl ölçümlenebilir?

Satır-sütun-santim hesabı gibi konvansiyonel metotlarla ölçümleme yapmak, Sosyal Medya kampanyaları için gerçeği yansıtmıyor.
Bunun için mecrayı tanıyan yol göstericilerinizle birlikte markanıza ölçüm kriterleri belirlemeniz gerekiyor.

Kriterler ne olabilir?

Hedefinize bağlı olarak;

  • Fikir önderlerini hakkınızda konuşturmak,
  • Online topluluk yaratmak,
  • Tüketici geribildirimleri almak,
  • Şikayet toplayarak çağrı merkezi yükünü hafifletmek ve web'deki itibarı korumak,
  • Arama motorlarında olumlu içerikle öne çıkmak,
  • Online satış yapmak ya da artırmak olabilir.

Bu kriterler arasında markanın ihtiyacı doğrultusunda ayrı ayrı kurgularla, markanın bulunması gereken mecralara göre konumlandırılmış kampanyalar ve farklı uygulamalar yaratılabilir.

Sayısal mı, deneyimsel mi?

Başarı kriterlerizin niteliği nedir? Sayısal mı, deneyimsel mi?

  • Kaç sayıda şikayet topladığınız,
  • Online topluluğunuzdaki katılımcı sayısı ve,
  • Arama motorlarında şirketiniz adına kaç adet sonuçta yer aldığınız,

Sayısal kriterlerin ölçümlemedeki hedefine dair örnekler olabilir.

Deneyimsel ölçümleme hedefi de bu bağlamda;

  • Çözüm getirilen müşterilerin tatmin olma dereceleri,
  • Çözümlenen şikayetlerinin nasıl yankı bulduğu,
  • Online topluluğun ürettiği içeriğin satınalma kararları üzerindeki etkisi ve,
  • Tüketicilerden gelen geribildirimleri değerlendirip yeni ürün/hizmet geliştirme ya da mevcutların kalitesini artırmaya yönelik çalışmaların yaratılması,

gibi daha niteliksel ve soyut hedefler olabilir.

Amacınızı kontrol edip hedefleri buna göre belirlemek, ölçümlemenizi doğru yapabilmeniz için önemlidir.

Söz konusu kriterleri ve ölçümlemek istediğiniz nitelikleri belirledikten sonra yapacağınız Sosyal Medya uygulamalarından aldığınız geri dönüş oranını hesaplamak ve yarattığınız değeri bu şekilde ölçmek sizi daha tutarlı sonuçlara götürecektir.

Bir de not düşmek gerekir; Sayısal hedeflere göreceli olarak daha kolay ulaşılabilirken, deneyimsel hedeflere ulaşmak (içinde
müşteri tecrübesi kavramını da barındırdığından) dolayı daha fazla vakit ve emek gerektirecektir.

29 Mayıs 2009 Cuma

Geleneksel Medya'dan Sosyal Medya'ya geçiş / Sosyal Medya nasıl fark yaratır?

Bilgiye erişim metotları, artık değişti.

Real Time Web hakkında konuşmaya başladığımız ve öngörülerde bulunduğumuz bugünlerde, bilgi akışının yavaş yavaş sosyal ağlara ve daha büyük bir hızla kitlesellikten bireyselliğe geçişini, geleneksel metotların etkinliğini ve ulaşım gücünü yitirdiğini gözlemleyebiliyoruz.

Sosyal Medya, insanların kendi haber alma kaynaklarını kendilerinin belirleyeceği bir yola daha şimdiden girdi bile.



Sosyal Medya'yı tanımlarken bir çok nitelikten bahsediyoruz.
Sıkça kullandığımız iki nitelik var; biri "tarafsız", diğeri "güvenilir".


Sosyal Medya nasıl fark yaratır?

Geleneksel medya ve PR şirketlerinin ilişkilerini tartışır, geleceğe dair öngörülerde bulunurken Murat Gök, "(Şu anki basının) Yerine gelenlerin eskilerini aratmayacağını düşünüyor musunuz?" gibi bir soru sordu.

  • Markalara seslerini duyurmak için şikayetlerini topluluk içinde belirten,
  • En ufak söz dizimini dahi bahane ederek yapılmaya çalışan işleri küçümseyen,
  • Markalara/insanlara olan antipatilerini yüksek sesle haykıran insanlar, markalarla karşı karşıya kaldıklarında el pençe divan duracaklarsa cevabım "Hayır, yeni gelenler daha bile kolay lokma olduğunu düşünüyorum" olacaktır.


Sosyal Medya'nın fark yaratacağını söylemek şu an için zor.
Ancak, Geleneksel Basın'ın güvenilirliğini yitirdiğinden, PR faaliyetlerinde network ve menfaat ilişkilerinin ayyuka çıktığından, basının şeffaf olmamasından şikayet ederek buna çözüm getirmek vaadiyle ortaya çıkan bir topluluğun, duruşunu koruması ve farkını ortaya koyması gerekli diye düşünüyorum.
Sosyal Medya, "tarafsızlık", "güvenilirlik" ve en önemlisi "medya" unvanını ancak bu şekilde elde edebilir.

Markalar ve ajanslar da zamanla, elindeki sopayı (ya da çiçeği) her gösterene göz kırpanlarla, duruşunu koruyanlar arasındaki farkı kavrayacak ve web 2.0 topluluğunu buna göre etiketleyeceklerdir.

Bizim, basın mensuplarını ve sektör içerisindeki insanları kendimizce etiketlediğimiz gibi.

22 Mayıs 2009 Cuma

Anlaşılamayan Sosyal Medya

Bir seferinde "Hergün bir sürü insan internet'te markanıza tecavüz ediyor!" diye bir söylem duymuştum.

Sosyal Medya'yı tanımlamak için kullanılan bu tabiri, o zaman çok garip bulmuştum.

Kimisi bu tutumları tecavüz olarak adlandırsalar da, vizyon sahibi kimselerin bunu bir fırsat kapısı olarak görmeleri lazım.

İletişim profesyonelleri Sosyal Medya'yı, tüketicileri alınlarının orta yerlerinden vurabilecekleri bir keskin nişancı tüfeği olarak kullanabilecekleri gibi, ırzlarına geçen bir sapkın olarak da görebilir ve ondan sakınmak, bilgi çağının krizlerinin önüne geçmek için onu hijyenik tutmak gibi ulvi bir misyon da edinebilirler.

Her iki şekilde de, doğruları ve yanlışlarıyla, Sosyal Medya karşısında bir tavır almak durumundalar. Ancak, her ne kadar benimseyenler olsa da ikinci tercih, internet'in özgür yapısı gereği oldukça ütopik bir yaklaşım olmaktadır.

O halde, daha açık şekilde ilk seçeneği kullanmak için neler yapmalı?

1-Bloglara basına yaklaştığınız gibi yaklaşmayın. Basın bülteni gönderir gibi gönderilen özensiz iletilerinizin birçok blog yazarı tarafından hemen silindiğini hatırlatayım.

2-Bloglarda iletişim faaliyetleri yürütmek istiyorsanız terzi kesim uygulamalar uyarlamanız gerekir. Her blogun üslubu, tasarımı, takipçi profili ve dili ayrıdır. Buna gücünüzün yetmeyeceğini düşünüyorsanız banner tadında reklamlarla ne yer işgal edin, ne de paranızı harcayın.

3-Yaptırım gücünüze göre değişmekle birlikte, geleneksel mecralarda hoşunuza gitmeyen haberleri yayınlamadan önce geri çektirebilirsiniz. Bloglarda veya sosyal platformlarda hoşunuza gitmeyen bir yazıya rastladıysanız blog sahibini/yazarı yazıyı kaldırması için uyarmanız ise tam tersi etki yaratacaktır.

4-Kurumsal blog denemeniz ya da bloglarda söz hakkınızı kullanmaya çalışmanız amatör ellerde faciayla sonuçlanabilir. Bu konuya el atacaksanız en iyisi ya web 2.0'dan iyi anlayan bir PR şirketi bulmak (gelenekseller arasında web 2.0 hakimiyeti olduğunu iddia edenlere gülmek serbest!), ya da kafayı devekuşu misali kuma gömüp söylenenlere sırt çevirmek. Unutmayın, kendinizi aklamak için yapacağınız amatör bir girişim mevcut durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirebilir.

5-Önce araştırın. Sizin için neler söylendiğini, ne düşünüldüğünü belirleyin, uygun bir yaklaşım geliştirin, kalkanlarınızı ve silahlarınızı hazırlayarak iletişime geçmeyin. Sosyal Medya'ya karşı bu tip önyargılarınız varsa, Sosyal Medya'da hiç bulunmayın daha iyi.

Bu durumda kendinizi yine web 2.0'dan anlayan birilerinin kollarına bırakmanız ve ilk yaklaşım planını onlardan duymanız yerinde olacaktır.

Benim aklıma ilk gelenler bunlar, sizin eklemelerinizle daha değerli olacaktır diye umuyorum...


Not: Bu yazıyı Eylül 2008 tarihinde yazmış, ancak yayınlamamıştım. O günden bugüne kadar Sosyal Medya ve web 2.0 üzerine 15'i aşkın, daha geniş kapsamlı yazı yazdım. "Sosyal Medya'yı ben anlatacağım" gibi bir kaygım olmamakla birlikte, amacım pek az insanın değindiği bu konuda ilgilenenlere nitelikli bir kaynak oluşturmak ve yol haritası çıkartmaktı.
Bu doğrultuda çoğunlukla çok güzel feedback'ler almama rağmen, son dönemde karşılaştığım bazı yaklaşımlar kendimi "boşa konuşuyorum herhalde?" diyerek sorgulamama sebebiyet verdi.
Umuyorum ki çoğunluk ilk gruptadır...

15 Mayıs 2009 Cuma

Sosyal Medya'da olumsuz içerik yönetimi

Sosyal Medya dediğimiz yer nedir? Şikayet duvarı mıdır?
Bence değildir ve olmamalıdır.
Yoksa ciddiyetini kaybeder, bir çok marka sosyal medya'yı "cehennem" olarak görür, -yanlış bir karar alarak- uzak durur.

2.0 üzerine beyin fırtınası başlığı altına yorum yapan Oğuz Serdar, "3.parti marka değerlendirme / şikayet siteleri nasıl alt edilebilir?" diye sormuş.
Bu sorunun ipuçlarını
Sorunlu Tüketici 2.0'da vermiştim, ancak daha açık cevabımı farklı bir yerde, Begüm Kaya'nın yazısı altında verdim;

Markalar şikayet toplama işini üçüncü partilerin ellerine bırakırlarsa,
Şikayet Var gibi 2.0 kurallarından çok uzakta, şeffaflığı çok tartışılır sitelere hem fee öderler, hem de şikayetlere yetişmesi için eleman istihdam etmek zorunda kalırlar.
Bu toplulukların nasıl oluşturulacağı konusunda sektörel bazda çok çeşitli yaklaşımlar geliştirilebilir.
Mecralar bazında da incelenerek bir kaç kategoriye ayrılmış, bütünleşik bir müşteri datası oluşturulabilir ve mecranın iletişim tonu kendine has hale getirilir.
Hatta bir adım daha öteye götürülüp Gönüllü Marka Elçileri yaratılabilir.
Elbette Gönüllü Marka Elçileri yaratmak için farklı kurgular ve bir ek/alt kampanyalar yürütmek gerekli.
Bu Gönüllü Marka Elçileri'nin olası organik yardımları, dış kaynaklar olarak görülüp web mümkün olduğunca gözlemlenebilir.

Bunun üzerine Oğuz, "markaların bu işi yönetemeyeceği ve markalar üzeri ciddi bir oluşumun bu işi düzene sokabileceği"ni düşündüğünü belirtmiş.

Eğer Gönüllü Marka Elçileri topluluklarının yaklaşımları ve kurguları birbirlerinin aynısı olursa Oğuz bu tesbitinde haklı olabilir.
Ancak, ellerini çabuk tutup akıllıca yaklaşımlar geliştiren ve benzersiz kurgular yaratarak kendi topluluklarını yaratan markalar, "ağlama duvarları" ya da web'de kendi başlarına yakınarak ses çıkarmaya çalışan tüketicilere karşı daha avantajlı durumda geçeceklerdir.

7 Mayıs 2009 Perşembe

Sosyal Medya'da "kötü" ile mücadele

2.0 üzerine beyin fırtınası’na FriendFeed’de bir çok nitelikli yorum geldi. Bu kadar yorumla birlikte konu bir çok yöne gitti. Hemen hepsi önemli konular ve üzerine ayrı ayrı düşünmek, tartışmak gerekiyor...

Konular arasında toplumsal psikoloji’nin sosyal medya’ya yansıması, sosyal medya’da kişilerarası iletişim ve sınırları, markaların olumsuz sosyal medya içeriğine karşı geliştirebileceği yaklaşımlar, ilk nesil marka şikayet sitelerinin ve popüler sosyal medya katılımcılarının şikayet toplama tekelini kıracak alternatif metotlar, web 2.0’ın etik kodlarının oluşturulması gibi derin derin konuşulabilecek başlıklar mevcut.

Önce kendi konumuza dönelim; Kötü ile mücadele’den kastettiğimiz şey, Ufuk Özgül’ün de bahsettiği “karalamalar ve asılsız suçlama öğelerine sahip içeriğin internet’te kontrolsüz (ya da daha kötüsü, bilinçli) biçimde yayılması”.

Söz konusu içerik internet’te yayılmaya başladıkça ortaya bir kriz tablosu çıkıyor ve bu, yine Ufuk’un bahsettiği gibi bilinen krizlere benzemiyor. Bu konuya daha sonra değineceğiz…

Burada Özhan Yiğitler “Müşteri her zaman haklıdır” önermesinin sürekli olarak benimsenmesi ve buna göre yaklaşım sergilenmesi gerektiğini önerdi.
Katılmıyorum.
Zira her “haklı” yaklaşım, Uğur Özmen’in önermesini doğru çıkarıyor. Hem de acımasızca.
Ufuk Özgül, “müşteri her zaman haklı değildir, ancak haklı da haksız da olsa aynı ilgili yaklaşım sergilenmeli” gibi bir cümle sarfetmiş.
Haklı, ancak kritik soru şu; kantarın topuzunun nerede olduğunu nasıl bileceğiz?

Buradaki hassas nokta, müşteri’nin “haklılığının” bir şekilde ölçümlenmesi.
“Müşteri her zaman haklıdır” diyerek bir değerlendirme yapmaksızın ortaya çıkan her olumsuz koşula sürekli yeni yaklaşımlar geliştirilmesi ciddi bir zaman ve insan kaynağı maliyeti getirecektir. Üstelik, Ercan Bülbül’ün de belirttiği gibi, kötü içeriği yok etmek isterken her birine cevap vererek onu büyütme riski de mevcut.

Sosyal medya maalesef bugün, zararlı içeriğin en büyük ev sahibi konumunda ve bu pek de hak edilmeden alınmış bir unvan değil. Burcu Tüzün bir WOMM gerçeği olarak olumsuz içeriğin olumlu içerikten 10 kat hızlı yayıldığını hatırlattı. Olumsuz içeriğe dair forward mailleri ya da bloglarda/mikrobloglarda yazılan yazıların/yorumların örneklerini sık sık görüyoruz.

Bu içeriklerin ölçümleme değerlerini de markalar kendi başlarına değil, sosyal medya’nın içindeki insanlarla birlikte belirlemeliler.

Burada, başta blog yazarları gibi başını çektiğimiz grupların, bu sorumluluğun bir kısmını ele alıp, günlük hayatta kendi algılarımız dahilinde yarattığımız filtrelemelerin benzerini oluşturmamız gerekiyor.
Olumsuz içeriğe karşı mücadelede üzerimize düşen sorumluluk, sosyal medya’nın şikayet duvarına dönmemesi, asılsız ya da abartı suçlamalar içeren olumsuz içerikleri bu alanın dışında tutmamız ve kulak vermememiz olacaktır.

Bu bilincin oluşması için daha fazla zamana ve web 2.0’ın daha somut etik kodlarının oluşmasına ihtiyaç var. Ancak, oluşturulduğunda markaların lehine olacağı söyleyebiliriz.

22 Nisan 2009 Çarşamba

2.0 üzerine beyin fırtınası

Dün Uğur Özmen'le yaptığımız bir konuşmadan alıntıdır...



İtibara zarar verecek suçlamaların, isimsiz karalama maillerinin şikayetlerin, üretilen negatif içeriklerin şirketler nezdinde yarattığı dinamikler üzerine kısa ama, uzunca yorumlanabilecek bir söz.

Bu konuya sizden gelecek yorumlar doğrultusunda devam edeceğim (ya da etmeyeceğim)...

Ne dersiniz, kötü'ye karşı mücadele gerçekten de finans/insan kaynaklarının harcanmasına sebep oluyor mu?

15 Nisan 2009 Çarşamba

Markalar için Sosyal Medya rehberi; Anlamlı işbirlikleri kurun

Hazırlıklarınızı yaptıktan, yanınıza Sosyal Medya'yı bilen insanları aldıktan sonra uygulamaya geçmek için temponuzu biraz daha artırabilirsiniz.

Aktif bir diyalog başlatmak için yapabileceğiniz şeyler, sınırsız...
Ürünlerinizin / hizmetlerinizin kapsamı dahilinde bir kurgu ile ister sürekli diyalog halinde bulunabilir, isterseniz de dönemsel kampanyalar yapabilirsiniz.

Rekabet kızışıyor!
Çok kısa süre sonra buralar marka cenneti olacak demiştik.
Sosyal Medya'nın long tail etkisi yaratacağını kavrayan markalar artık etkinliklerini de bu alan için özel hazırlamaya, hatta bu alana doğru kaydırmaya başladılar bile.
Sivrilmek için daha radikal işler çıkarmak gereken günler geldi bile!

İnteraktif ajansınız arkanızda olsun!
Bu ortamın doğasını en iyi onlar anlar.
Sosyal Medya ile işbirliğini siz kontrol edin, ancak araya interaktif ajansınızdan başka üçüncü parti sokmamaya özen gösterin.

Kurgu yaratmakta zorlanıyoruz.
Bunlara elverişli ürünleriniz / hizmetleriniz olmadığı için kurgu yaratmakta zorlanmak gibi bir mazeret söz konusu olamaz. Doğrudan ilişki kuramıyorsanız dolaylı yolları deneyin!

Yakın ilişkiler kurun...
Sosyal Medya alanları, gazete-dergi köşesinden farklıdır. Sosyal Medya'yı hedef kitlenin kendisi ya da mecra olarak görmek uzun vadede bir çözüm olmayacaktır.

Elbette burada nasıl bir yakın ilişkiden bahsettiğimi çok iyi anlamak lazım.
Eğer markanızla Sosyal Medya konuşmacılarınız aranızda bir diyalektik yoksa evet, bu Sosyal Medya'nın tarafsız bakış açısını zedeleyebilir.

Bu aralar blog yazarları da bu konu üzerinde oldukça hassas davranıyorlar. Markalar hakkında yazılar yazılıp yazılmaması gerektiği konusunda uzun tartışmalar sürüyor.

Bu tartışmaları sürdürenlere bir ipucu;
Bugün için geleneksel sayılan iletişim kanalları da markalar tarafından mecra olarak benimsenmeden önce bunun "istila" olduğunu düşünenler vardı.Televizyon reklamlarına, gazete ilanlarına, hatta kuponla tencere-tava dağıtılmasına bir sürü insan veryansın ederken, herkesin evinde Sabah Gazetesi'nin verdiği stereo kasetçalar'lar en güzel köşede ikamet ederdi...

Yine de kararını vermiş olup, yazmanın sakıncası olmadığını düşünerek, inanmadıkları ya da yaklaşımını beğenmedikleri markalara itibar etmeyen, yazacağı markaları dikkatle seçen blog yazarlarına artık rastlayabiliyoruz.


Zaman içerisinde geleneksel basında da olduğu gibi bloglar zaman içerisinde nerelerde durmak istediklerini kendileri seçeceklerdir.
Anlamlı işbirliği yapan bloglar bu süreçten güçlenerek çıkacaktır.
Anlamlı işbirlikleri kuran markalar da...

6 Nisan 2009 Pazartesi

Markalar için Sosyal Medya rehberi; Stratejinizi seçin

Her marka göz önünde olmak zorunda değildir. Bazılarının daha farklı ihtiyaçları olabilir...

Temel pazarlama... Segmentasyon.
Bazı markalar daha büyük kitlelere hitap ederken (örneğin gıda markaları), bazıları çok spesifik gruplara hitap ediyor olabilir (lüks tüketim markaları).
Amaçlarınız, hedefleriniz ve kurgunuz doğrultusunda Sosyal Medya işbirlikçilerinizi seçmek konusu tamamen size kalmış durumda.

Şeffaf olmak zorunda değilsiniz!
En büyük iletişim değerini taşıyanları, en nitelikli okuyuculara sahip olanları, en sofistike dili kullananları, en çok kadın okuyucuya sahip olanı, en kalabalık takipçi sahip olanları... Hangisini seçeceğiniz stratejiniz doğrultusunda değişebilir.

Burada yaşayacağınız bazı kırgınlıklar, sıkıntılar, olumsuz geri dönüşler, hatta Sosyal Medya içerisinde güzel işinize yapılan lanetlemeler olabilir.
Hemen paniğe kapılmayın. Çok kısa bir süre sonra bu mecra içerisinde markalar daha fazla söz sahibi olmaya başladıklarında işler değişecek.
Siz, sizi ve markanızı taşıyabilecek insanların seçilmesine odaklanın.

Ne yapmak istiyorsunuz?

  • Aktif bir şekilde konuşmak mı?
  • Dönemsel bir kampanya yapmak mı?
  • Konuşulacak iş yaratmak mı?
  • Yoksa olası krizleri yönetmek mi?
İhtiyacınızı ve kaynaklarınızı iyi belirleyin.

Bugün Sosyal Medya'yı konuşmak için katıldığım bir toplantıda, bizi davet eden kurum yöneticilerine, Türkiye'deki en antipatik top 5 kurumdan biri olduklarını ve Sosyal Medya'da bulunmalarının akıllıca olmadığını nazik bir dille belirttim. İsmi lazım olmayan bu firma için en uygun durum olası krizlere cevap verecek platformlar yaratmak olabilir.

Yanlış kararlar tahribat yaratır.
Az önce verdiğim örnekten yola çıkarsak, bu firmanın Sosyal Medya kampanyası yapması durumunda yaylım ateşine tutulacağı aşikar.
Senelerin getirdiği izleri silmek için çaba göstermeyi her zaman yanlış bulmuşumdur. Olumsuz intibayı yok etmek yeni bir marka yaratmaktan bile daha pahalı metot olduğu bilinen bir gerçek.
Eğer hakkınızda olumsuz düşünen ciddi bir kitle varsa, sizin için en iyi Sosyal Medya stratejisi ortaya çıkacak krizleri yönetebilmek üzerine olmalı.
Konuşmak, tahribat yaratabilir.

İçeriğe katkı sağlayın.
Konuşma kararı aldıysanız işbirlikçilerinizin ürettikleri içeriğe katkı sağlayacak bir kurgu üretmeniz, ayakları yere daha sağlam basan bir diyalog ortamı yaratacaktır.

Örnekli gidelim...
Beşiktaş futbol kulübü bugün Sosyal Medya'da kendi kontrolü dahilinde içerik yaratmak istese yapacağı kurgulardan biri, Beşiktaş kulübüne aşık taraftarlarını belirleyip onlara kombine bilet armağan ederek bu taraftarların çevrelerinde, youtube, blog ve microblog hesaplarında yaratacakları buzz etkisinden faydalanmak ve içeriğini zenginleştirmek olabilir.

Kombine bilet almayan her Beşiktaş tutkunu (hatta başka takım taraftarları) bu işe tepki gösterecek midir? Elbette.
Bu sizi ilgilendirmeli mi? Kesinlikle hayır.

Siz, yapacağınız işe odaklanın...
Günün sonunda, buraya kadar saydığımız herşeyi doğru yaptıysanız, elinizde herkesin imreneceği bir Sosyal Medya kampanyası yaratmak için gerekli doneleri bulunduruyorsunuz demektir.

2 Nisan 2009 Perşembe

Markalar için Sosyal Medya rehberi; Tarafınızı seçin

Yanınıza Sosyal Medya'ya hakim birilerini aldıktan sonra sıra, mesajınızı taşıyacak insanları ve stratejinizi belirlemeye geldi.

Stratejinin ve mesaj taşıyıcıların seçiminin eş zamanlı olarak gerçekleştirilmesi elbette ki en sağlıklı yol. Ancak bu değerlendirmelerden önce sizin ya da yanınızdaki yol göstericinin aklında mutlaka öne çıkan bazı isimler olacaktır.
Bu seçimi yapmadan önce bazı seçim kriterleri belirlemeniz faydalı olacaktır.

Önce tanıyın!
Birlikte çalışacağınız isimlerin yarattığı etkileri, itibarlarını ve güvenilirliklerini araştırın.
Geleneksel basında olduğu gibi, burada da tarafınızı iyi seçmeniz gerekiyor.
Ürettiği içeriğe özen gösteren, okuyucularına saygısı olan ve isminizin yan yana durmasından çekinmeyeceğiniz kişiler genellikle doğru taraftır.

Popülerlik o kadar da önemli değil...
Yaratacağınız etkinin farkı, yayıncının ve takipçilerinin niteliğiyle doğru orantılı olarak artıyor. 5000 kişinin takip ettiği düşük nitelikli yayınlardan ziyade, 1000 kişinin takip ettiği dolu içeriklerin yanında durursanız ağızdan ağıza etkisi ile birlikte yaratacağınız etkinin daha yüksek olacağını aklınızdan çıkarmayın.

İletişim yeteneklerini gözden geçirin.
FriendFeed gibi microblogging araçları sayesinde artık Sosyal Medya katılımcılarının çevreleriyle etkileşimlerini daha açık takip edebilir hale geldik. Bu araçlar size kimlerin antipatik, kimlerin saldırgan, kimlerin arkadaş canlısı ya da kimlerin doğru olduğu konusunda ciddi ipuçları sağlayacaktır.
Markanızı antipatik isimlerle özdeşleştirmek istemiyorsanız biraz microblogging yapın.

Felaket tellallığı yapanlardan sakının!
Markalara sesini duyurmak için negatif etki yaratan içerikler üretmeyi seçen kimselerden uzak durmak akıllıca bir hareket olacaktır. Günü gelince bu insanların ellerindeki silahları size çevirmesi üzücü olabilir.

Kendinizi herkese ulaşmak zorunda hissetmeyin.
Bütün Sosyal Medya'yı kucaklamak gibi ulvi bir misyonunuz olmasın. Stratejinize bağlı olarak geliştirdiğiniz konseptin doğrudan veya dolaylı sınırları dahilinde olan kişilerle temas kurabilirsiniz. Ancak, sınırları ne kadar geniş tutarsanız odağınızı o kadar dağıtırsınız.

Bütün bu seçimlerin en ideal şekilde ve %100 doğru yapılması gibi bir şey söz konusu değil. Bu iş aynı zamanda ciddi bir zaman ve insan kaynağı eforu da gerektirmekte. Yine de kendinize taraf seçerken bu filtrelerin bir kısmını değerlendirme kriteri olarak alırsanız, kumar oynamamış ve yanılma payınızı oldukça azaltmış olursunuz.

Buradan sonrasında biraz da şans ve sizin iletişim yetenekleriniz devreye giriyor...

19 Mart 2009 Perşembe

Markalar için Sosyal Medya rehberi; Kimseniz var mı?

Kendinizden ve yaratacağınız etkiyi iyi ölçüp biçtiniz. Artık kendinizden emin, insanların karşısına çıkma kararını almış durumdasınız.

Sıra, ne söyleyeceğinize karar vermeden önce, bunu nasıl yapacağınız konusunda bir mekanizma oluşturmakta.
Bu sistemi sizin için kurgulayan da büyük ihtimalle interaktif ajansınız olacak.

Bugüne kadar web faaliyetleriniz için sırtınızı güvenle yasladığınız interaktif ajansınızın da aslında -göreceli olarak- yeni sulara girmek üzere olduklarının farkında mısınız?

Tecrübe önemli...
Bir Facebook uygulaması tutmayabilir, bir viral video istenen döngüyü yaratmayabilir, bir web sitesi beklenen trafiğe erişemeyebilir...
Bir Sosyal Medya Kampanyası'nın kurgusunun başarısız olması, yalnız sizi değil, doğrudan iletişim kuracağınız ve birlikte konuşacağınız insanları da etkileyecek neticelere sebebiyet vereceğinden, sonuçları, yukarıdaki örneklerden daha üzücü olur.

Sağlam bir kurgu şart!
Ayakları yere sağlam basan bir kurguya sahip olursanız, başarı şansınız yükselir. İlginç olması tek başına yeterli olmaz. Hakkında bahsedilecek bir hikayeniz olmalı ve buna sadece kendinizin değil, Sosyal Medya katılımcılarının da inanması gerekli.

Söz konusu olan şey, itibar...
Eğer inandırıcı bir proje tasarlayamıyorsanız, hiç yapmayın daha iyi.
Sosyal Medya'da yansımalarınız olumlu olmazsa bu sonuçları optimize de edemeyeceğiniz için canınız fazlaca yanabilir.

Peki, yolu kim göstermeli?
Ajansınızın pırıl pırıl web 2.0 fikirlerine kapılmadan önce, markanızı sizden daha iyi kimsenin tanıyamayacağını unutmayın.
Önünüze gelen
fikirlerin uygulanabilirliklerini her zaman olduğu gibi markanın bizzat içinde olan birisi tarafından tartılması şart!

Sosyal Medya'yı bilen birileri...
Şu bir gerçek, kurumların bazı aksiyonları alabilmeleri ve interaktif ajanslarını kontrol altında tutabilmeleri için Sosyal Medya bilgisine sahip çalışanlara sahip olması artık bir gereklilik.

Özellikle hizmet sektörü için bu "diyaloğa yatkınlık" vasfı günden güne önem kazanıyor.

Markanızla Sosyal Medya denizine girmeden önce can simidiniz olacak birilerini (tercihen kurum içinden) yanınızda bulundurmakta fayda var!

5 Mart 2009 Perşembe

Profesyonel kimlik ve Sosyal Medya / Önde mi olmalı? Geride mi durmalı?

Blog yazmaya karar verdiğim gün, sınırlarımı belirlerken karar verdiğim şeylerden birisi de profesyonel kimliğimi ön planda tutup tutmayacağım oldu.

Çok uzun süre düşünmeden kararımı verdim.
Tecrübelerimden olmasa da, yaptığım işlerden bağımsız bir üslup kullanacaktım...

Profesyonel kimliğin sosyal medya'da önde olmasının bazı avantajları olabileceği gibi, sakıncaları da olduğunu düşünüyorum.
Kişisel görüşüm, profesyonel kimliğin orta vadede kendi itibarınıza zarar vereceği yönünde.

Çok havalı bir şirkette, çok yüksek bir makamda, ya da çok farklı bir işte çalışıyor olsanız dahi, profesyonel kimliğinizi öne çıkarmak, hem çalıştığınız şirket, hem de sizin için bir takım sakıncalı durumlar doğurabilir.

Markalara faydalı mı?
Bazı insanlar, bir markanın yüzü (hatta belki spokesperson'ı) haline gelmenin hayalini kurarlar.
Sosyal Medya, yeni gelişip olgunlaşmaya başladığından, bu kanalları aktif kullanan -iletişimci olsa da olmasa da- bir çok marka çalışanı, bilinçli veya bilinçsizce kendilerini çalıştıkları markaların elçisi ilan edebiliyor.
Burada hem kişiye hem markaya zarar veren durumlar ortaya çıkabiliyor.

Marka adına konuşmak yetkinlikle ilgilidir.
Herkese devredilemeyecek kadar da ciddi bir iştir.
Şu anda şirketlerde internet hakkında kocaman bir soru işareti varken, bu misyonu Sosyal Medya'da üstlenen kimselere kurum içerisinde itiraz edilmemesinin sebebi yine büyük ihtimalle bu platformda "neler döndüğü" konusunda fikir sahibi olunmamasından ve kontrolü mümkün olmayan bu kanalda "en azından orada bizden birisi var" yaklaşımından kaynaklandığını düşünüyorum.

Söz konusu kişiler, markanın gücünü;
-kendi reputasyonunu artırmak amacıyla veya,
-tamamen bilinçsizce arkasına alabilirler.
Bu şekilde çalıştıkları markaların sözcülüğünü üstlenen insanlar, kişiliklerinin elverdiği gibi davranma lüksüne sahip olamaz (olmamalı!).

Olursa da, markanın menfaati için;
-hem kişiliğinden ödün verecek duruşlar sergilemek durumunda kalacak,
-hem de markanın yaşamına/söylemine uygun iletişim tonunda konuşması gerekecektir.

Antipatik (ya da sempatik) bulduğunuz insanları da markalarla bağdaştırmıyor musunuz?

Bu kısım, işin marka tarafından değerlendirmesiydi. Şimdi kişinin kendisine dönelim...

Herkes şımartılmak ister.
Sözcülüğünü üstlendiği markanın arkasında durup bunun kişi tarafından sürekli olarak sömürü unsuru olarak kullanılması elbette bir süre sonra rahatsızlık verici olmaya başlıyor.

Geride durup, 3.şahısların yaptığınız işleri konuşmasını / takdir etmesini izlemenin de bir seçenek olduğunu mutlaka hatırlayın.

Bütün iletişim kanallarınızı başkalarına faydası olmayacak bir içerik (kendi kişisel pazarlama mesajlarınızı) vermeye çalışarak doldurmak, bir süre sonra ciddiye alınmamak ya da antipatik durumlara düşmek gibi talihsiz sonuçlar doğuracaktır (canlı örneklerini zaman zaman FriendFeed'de görüyoruz).

Aklımızdan çıkarmamamız gereken şey;
Yaptığımız iş sosyal bilimler. Kesin bir doğrusu ya da yanlışı olan bir iş değil. Biraz sezgi, biraz öngörü, biraz bilgi... Batabiliriz de, çıkabiliriz de.
Ne iş yapıyor olursak olalım, en değerli varlığımızın kendi markamız olduğunu hatırlamamız lazım.

Zaman zaman kişisel markaların da kurumların çıkarları doğrultusunda kullanılması söz konusu olabiliyor.
Kurumu temsil edebilirsiniz, ancak kişisel markanızı kurum çıkarları doğrultusunda kullanmak çok akıllıca bir yaklaşım olmayacaktır!
Kurum tarafından tutulmayan bir söz, düşük performans gösteren ürün/hizmet, yöneticinizin vereceği ve yanlış olduğunu düşündüğünüz bir seçim, hatta bizzat kurumun yaşadığı bir kriz dolayısıyla ani itibar kaybı, aynı şekilde sizi de sarsabilir (bu konularla ilgili yazamayacağım çok güzel örneklerim mevcut, e-tohum'da ya da başka bir sosyal ortamda beni yakalayanlara anlatabilirim!).

Kuruma kattığınız değerler aydınlık günlerde sizi kral yapabilir.

Ancak günün sonunda -ticari bir işletme için meta haline gelmeden- size zarar verebilecek durumlar olduğunu anlayıp kurumla bağlantınızı kopartabilecek esnekliğe sahip olmazsanız, üzülen yine siz olursunuz.

24 Şubat 2009 Salı

Markalar ve "insana yakın durmak" (vaka)

Markalar ve "insana yakın durmak" üzerine, e-tohum gibi ortamlarda bir çok arkadaşımızla çok keyifli tartışmalar gerçekleştirdik.

"Bu esnekliğe verebileceğin bir örnek var mı?" diye soranlar oldu.
Hiç hoşlanmasam da kendimden bir örnek paylaşmak istiyorum (yüz yüze konuştuğumuz arkadaşlara belki ikinci baskı olacak, affola).

Ofisteyim. Santral, hatta, özel durumda olduğunu bildiren bir tüketici olduğunu ve ilgilenip ilgilenemeyeceğimi soruyor. Telefonu kabul ediyorum ve konuşmaya başlıyorum.

Telefondaki ses öğretmen olduğunu, tayininin Hakkari'ye çıktığını söylüyor.
"Sizin ürününüzden başka ürün tüketemiyorum, ancak Hakkari'de bulunmadığınızı öğrendim ve şimdi ne yiyeceğimi bilmiyorum" diyerek sıkıntısını ifade ediyor.

Verilecek 2 cevap var;
1-"Evet, malesef Hakkari'ye dağıtım yapmıyoruz" diyerek, geleneksel şirket duruşunu bozmadan üzüntü belirten cümleler kurabilir ve sorun görmezden gelinebilir,
2-Daha esnek ve empati kurulabilecek bir çözüm aranır.

Uzun uzun ne yaptığımı anlatacak değilim. İkinci seçenek çok daha fazla efor gerektirmesine rağmen onu seçtim.
Şu an Hakkari şehrine dağıtım yapılmamasına rağmen, o öğretmenin evine düzenli olarak ürün gidiyor. O marka, o öğretmen için artık bir lovemark.

Bu yaklaşım birey bazında fazla maliyetli görünse de, söz konusu kişi bu tecrübesini etrafındaki onlarca insanla paylaşacak, onun çevresindekiler de başkalarıyla paylacak ve bir kıvılcım anı yaratacaktır. Bunun gibi onlarca insana cevap verebilirseniz, yüzlerce, yüzlerce insana cevap verebilirseniz binlerce...

Hangi marka sizin için böyle bir şey yaptı? Yapsaydı o markaya karşı ne hissederdiniz?

16 Şubat 2009 Pazartesi

Türk siyaseti Sosyal Medya’yı neden kullanamaz? (ekleme)

Obama’nın zaferinden sonra özellikle siyasal iletişim’de sosyal medya’nın kullanımı gündemimizin baş köşesine oturdu.
Geleneksel PR ajanslarının bu konuyla ilgili uzun brainstorming seansları düzenlediğini, kelli felli insanların sosyal medya’yı nasıl yönetebiliriz (!) diye haftanın belirli günlerinde özel toplantılar düzenlediklerini duyabiliyoruz.

Siyasal iletişim’de sosyal medya kampanyası yürütmek Türkiye için (şu an) bir ütopya. Neden olmayacağını 2 tane ana nedenin altında uzunca inceleyebiliriz…
Birinci sebep, siyasi sistemimizin ve siyaset anlayışımızın müsait olmayışı,
İkinci sebep ise web’i kullanma şeklimiz.

Siyasi sistemimizin müsait olmayışının başlıca sebebi oldukça açık; bizde siyasi görüşten ve parti politikalarından ziyade, partizanlık söz konusu.Krizden, ekonomik durumun kötüye gittiğini bildiren, kapanan fabrikalardan ve işten çıkartılan binlerce insanın durumuna vurgu yapan haberlerin altına öfkeyle “İnadına XXX !!!” yazan, partizanlık adına çoluğunun çocuğunun geleceğinin kararmasını ve fakirleşmeyi umursamayan bir kitle söz konusu.
Düşünmeyen, sorgulamayan, dogmatik hareket ederek fikrini değiştirmeye hazır olmayan bir kişiye sosyal medya iletişimi yapamazsınız.

Siyasi sistemimizin müsait olmayışı yalnızca sosyal medya öğelerinin önünü değil, diğer pazarlama iletişimi öğelerinin de önünü ciddi biçimde tıkamakta.Bugün siyasi partilerden gelen teklifleri değerlendiren bazı siyasal iletişim danışmanları, önce adayları tanımaya, sonra kitlelere tanıtmak amacıyla adaylar için vaatler yaratmakta ve zaten siyasetçi olmayan bu insanlara bir yandan iletişim öğretmeye, bir yandan da gelecekte yapacakları muhtemel gaflara karşı kriz iletişimi çözümleri geliştirmekle meşguller.
Böyle bir ortamda, bu mecraya girme kararı alsalar bile bu danışmanlardan sosyal medya kampanyaları yönetmelerini beklemek te oldukça gerçekten uzak olur.
Siyasi arenaya çıkacak olan adayların önce aday formuna girmesi ve iletişim bilmeleri lazım ki, danışmanları da onlara herşeyi baştan öğretmeden başka mecralara sıçrayabilsin.
Söz konusu bireyin, yaşam tarzı ve karizmasıyla kendini konumlandırıp iletişimcilerine yardımcı olması lazım. Kabul etmek gerekir ki, bunun için de bir miktar kalite gerekiyor.

Siyasi sistemimizde bir başka eksik de, partilerdeki spokesperson ve karizmatik lider eksikliği.
Sosyal medya kampanyalarında bir yüz kullanmadan tek başına parti ismi ve logosu kullanmak bir anlam ifade etmeyeceğinden, adayların önce çıkması hayati önem kazanıyor.
Bu kısımda fazla söze gerek yok. Tek bir soru var;
Öne çıkacak, gençlerin görmekten, dinlemekten heyecan duyacağı bir tane aday gösterebilir misiniz?
Ben göremiyorum.

Bir başka konu ise web’i kullanma şeklimiz. Nasıl kullandığımızı görmek için çok uzağa bakmamıza gerek yok,
kullanılan banner’lara ve yapılan aramalara biraz göz gezdirirsek, durumumuz aşağı yukarı ortaya çıkıyor. Taş devrindeyiz.
Sosyal medya henüz tam anlamıyla mainstream olmuş durumda değil. Etkisi ABD’ye kıyasla halen düşük.
Öte yandan, (web’e özgü bir davranış modeli olmamakla birlikte) tartışmayı dahi henüz beceremezken, siyasilerin sosyal medya iletişimini sağlıklı bir şekilde yönlendirebilmek için ciddi anlamda bütünleşik yaklaşımlar geliştirmek gerekmekte.

Kendilerini interaktif mecralarda uzman olarak konumlandıran kuruluşların hepsinin odağında ise tek bir laf öbeği var;
“Siyasi partiler henüz interaktif mecralara bütçe ayırmaya hazır değil!”

Siyasi partilerin diğer mecralardaki harcamalarına kıyasla, web faaliyetleri ufak bir bütçeyle yürütülebilir.
Sosyal medya’da hayatta kalabilmenin ise parayla pulla hiç bir ilgisi yok.
Tutarlılık, liderlik ve heyecan gerekli.
Bugün siyasi liderlerin hangisi bu kriterlerin tamamına sahip?
Kaç kişi kendi güvenilirliğini itibarını ortaya koyarak, piyasadaki mevcut (ideoloji değil) adaylar için web’de içerik üretip, bunu gönüllü şekilde yayarak adayın misyonerliğini yapar?
Burada da net bir tablo söz konusu değil.

Sosyal medya iletişiminin bütçe ayırmakla bir ilgisi olmadığını biliyorlar da dile getirmeye mi cesaret edemiyorlar, yoksa gerçekten bütçe gerektirdiğini mi düşünüyorlar henüz çözemedim. Umarım birinci seçenektir, yoksa yandı gülüm keten helva…

Özetle,
Sosyal medya kampanyaları için Türk politikasının daha fazla olgunlaşması,
Partilerin değil adayların,
Vaatlerin değil parti programlarının,
Çirkefliğin değil dürüstlüğün,
Avamlığın değil açıklığın,
Snobluğun değil samimiyetin,
Gelenekçiliğin değil yenilikçiliğin benimsenmesi gerek.

Türk siyasetinde dürüst, heyecan yaratan, karizmatik liderler görebileceğimiz günler diliyorum…


Ekleme;
Komik bir tesadüf, bu yazının hemen ertesi günü Mustafa Sarıgül
Twitter, Flickr ve hatta FriendFeed hesabı açarak sosyal medya'ya hızlı bir giriş yaptı.
Konuyu FriendFeed'de de tartıştık.

Bütün bu gelişmeler üzerine siyasilerin sosyal medya kullanımı üzerine çok farklı tepkiler gözlemledim. Bunları da bir sonraki yazıda paylaşmayı düşünüyorum. Şimdilik tartışmaları FriendFeed linklerinden takip etmenizi tavsiye ediyorum.

30 Ocak 2009 Cuma

Markalar ve "insana yakın durmak"

Dell'in 2007 yılında "Communities & Conversation" adlı bir departman kurduğunu biliyor musunuz?

Uzun uzun ne yaptıklarını anlatmaya gerek yok. Kısaca, sosyal medya ve sosyal ağları takip ederek Dell'i online ortamda yaşayan bir marka haline getirmek, bu esnada memnuniyetsiz ya da Dell'e zarar verecek yorumlarla karşılaşırlarsa onları olabildiğince modere etmek, müşterileri ve potansiyel müşterilerin memnuniyetini sağlayıp daha samimi bir diyalog kurmak...

Dell bir dev. Bireyselliğin ve diyaloğun önemine varmış, inisiyatif almaktan çekinmeyen, yenilikçi...

Bizdeki devler maalesef biraz... geride.
Henüz müşteri memnuniyeti kavramını tam anlamıyla çözmeye çalışıyoruz.
Çözebildiğimiz gün, markalarımızı biraz daha "insana yakın durmak" konusunda geliştirebileceğimiz günler de gelecek diye umuyorum.

Bir devimizi, Turkcell'i ele alalım.

Servisler, fiyatlandırma politikaları, teknik arıza kaynaklı sorunlar, etik olmayan iletişim vb. konulardan ötürü sürekli olarak sorun yaşayan büyük bir kurum. Bunları çözmek için ciddi bir insan kaynağı olmasına rağmen, zaman zaman yasal bağlamalardan, zaman zaman hantallıktan ötürü tam anlamıyla çözümleyemeyen vakalara sahip olan da yine Turkcell.

Geçtiğimiz hafta arkadaşımın bizzat tanıklık ettiği ve bana anlattığı durum, bütün bu saydıklarımdan çok daha vahim.

Uludağ'da kayak yapmak için dağa çıkan bir genç tipi'de kayboluyor. Telefonla arkadaşlarına ulaşıp "bulunduğum yeri bilmiyorum" diyor.
Bunun üzerine gencin arkadaşları ve jandarma, derhal Turkcell'e telefon açıp, hayati tehlike altındaki arkadaşları tarafından yerinin tespiti için yardım istiyor.
Aldıkları cevap, yasal zorunluluklardan ötürü elbette ki olumsuz oluyor.

Buraya kadar herşey olağan. Buradan sonrası, yazıyı yazmaya sebebiyet veren düşündürücü kısım.
Genç arkadaşımız, yanında teknolojik ekipmana sahip olmasına rağmen, herhangi bir aksiyon alınmadığı için soğuktan donarak can veriyor.

Turkcell yetkilileri bu bilgiye sahip olduktan sonra hiç bir şey yapmıyorlar.
Bildiğimiz kadarıyla yasal zorunluluklar, müşterilerine telefonla ulaşıp hatırlarını sormalarına bir kısıt getirmiyor.

Turkcell bu durumda, yer tespitini üçüncü şahıslarla sorgusuz sualsiz paylaşmasa dahi;
-Bu kişiye merkezden telefonla ulaşıp bulunduğu durum hakkında bilgi alabilir,
-Telefon kayıtları ve kişinin rızası alınarak, durumun ciddiyeti ışığında yer saptaması üçüncü şahıslar ve kolluk kuvvetleriyle paylaşılabilir,
-Olayın çözüme kavuşturulmasının ardından bir geçmiş olsun diler, o aya ait telefon faturası tahsilatını es geçebilirdi...


"İnsana yakın durmak" ile kastettiğim tam da bu konu aslında.
Ortaya çıkan çok özel, hayati durumun söz konusu olduğu, kitaba değil, insana ait bir ihtiyaç. Çok insanca, çok çaresiz, çok muhtaç bir ihtiyaç...
Böyle özel durumlar için "operations manual"lara saplanıp kalmak, günümüz dünyasında bir çözüm değil, aksine, dert.
İşletme kuralları kitapçıkları hantal, insanla değil süreçle daha ilgili olan, kuralcı ve esnek olmayana aittir.

Bazıları "operations manual" ile çalışır. Bazısı da kuralları kendisi yaratır.

Hacmen dev olup, karakter bazında tıfıl kalanları "büyük şirket" diye tanımlıyoruz.

Hacmen dev olmasa da, kendi kurallarını yaratan, karakter bazında dev olanlara sıfatlandırmıyor, aklımıza gelen nitelemelerle ya da duygularla anıyoruz. "Süper şirket" gibi.

21 Ocak 2009 Çarşamba

"Sosyal Sorumlu" kimdir?

"Sosyal sorumluluk" dendiğinde herkes kafasını sesin geldiği yöne çeviriyor.

Ajanslardaki arkadaşlarım çeşitli firmalar için sosyal sorumluluk kampanyaları çalışıyor, bloglarda sosyal sorumluluk kampanyaları konuşuluyor, geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili kalitatif bir ankete tabi tutuldum (bu konuda da söyleyecek bir şeyim var, ayrı bir yazının konusu), hatta bayram ziyaretlerinde "sizin sosyal sorumluluğunuz var mı?" gibi sorular dahi duydum.

Doğu illerindeki okullara bir kaç parça kırtasiye malzemesi gönderen de sosyal sorumluluk yapıyor, binlerce kız okutan da, mail iletilerinin çıktısını almadığımız taktirde daha az ağaç kesileceği konusunda uyarıda bulunan şirketler de...

Bunlardan hangisinin daha sosyal sorumlu olduğu hakkında bir ölçüm yapabilir misiniz?

Sosyal sorumluluğun kimin harcı olduğundan bahsetmiştik.
Fatmanur Erdoğan konuyu
"Sosyal Sorumlu kim olmalı?" diyerek farklı bir perspektiften sorguladı.
Bu konuların içine sürekli girdiğim için düşüncem şu; Sosyal sorumlu olanlar şirketler değil, şirketin bünyesindeki insanlardır!

Sosyal sorumluluk kampanyalarını diğer iletişim kampanyalarından ayıran en belirgin şey içerdiği yoğun duygusal iletişim öğeleridir.
İktisadi yapılar her zaman kazanmak isterler. Kazanan olmak için iletişim yaparlar. Zaman zaman iletişimin tonu da değişir.
En güçlü iletişim tipinin "duygusal iletişim" olduğu keşfedildiğinden ve etkinliği ıspatlandığından beri, sosyal sorumluluk projeleri tavan yaptı. Hayır için değil, etki yaratmak için...
Bu nedenlerledir ki sosyal sorumluluk aslında bir "proje"dir.Bu tip projelere başlanırken kaç insana yardım edileceği ya da kaç ağaç kurtarılacağından önce, bu projenin bütçede yaratacağı açık ve karşılığında getireceği iletişim değeri ölçülür.

Öte yandan, sosyal sorumluluk içeren iletişim projelerinin dünyaya getireceği faydaya inanan profesyoneller olabilir (ben de onlar arasındayım). İnsanlar sosyal sorumluluk kampanyalarını alkışlarlar ve sonuçları ile nadiren ilgilenirler, ancak, günün sonunda bu işin şirkete getireceği iletişim değerini rakamlarla ilgilenen kişilere aktarmak yine "sosyal sorumlu" profesyonellere kalır...