womm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
womm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2008 Salı

Yaftalamak demişken...

Sivri iletişimi seviyorum. Tutarlı olanlarını tabi ki.

Yapılan iletişim faaliyetlerinin buzz yaratması ve herkes tarafından konuşulması en büyük beklentidir. Bunun için genellikle iletişim tonu, insanları şaşırtacak denli sertleştirilir ve radikal işler yapılır. Ancak bunu yaparken içeriden veya üçüncü taraflardan sızıntı olmaması gerekir.

Bugün şirketler, ses getiren ancak tutarsız iletişim faaliyetlerinin bedelini yukarıdaki gibi kontra-atak çalışmalarla ödüyorlar.

Bu çalışmanın başarılı bir online WOMM örneği olarak hafızalarımızda kalacağını düşünüyorum.

25 Temmuz 2008 Cuma

WOMM'un gücü!

Dün, radyoda bir spota denk geliyorum.
Spot değil, tam anlamıyla deklarasyon!

"...İnternet'te dolaşan bu maillerin... Kurumsal itibarımızı zedelemeye yönelik girişimde bulunan şahıslar yargı önünde hesap vermektedirler..."

"Danone" dedim.
Ardından da teyidi geldi; "Danone olarak, bu tip girişimlerin..."


Daha önce, Danone ürünlerinin muhteviyatının, Türk çocuklarının zihinsel gelişimini özellikle engellemeye yönelik geliştirildiği bilgisi bir e-mail ile viral etkiyle yayılmıştı. Gerekli açıklamaların yapılmasına rağmen bu leke üzerlerinde kaldı.

Danone bu algıyı kırabilmek için fabrikaya anneleri davet etmesinin yanında muhtemelen;
-Bir sürü reklam filmi prodüksiyonu yaptı,
-Call center elemanlarının sayısını artırıp ek eğitimler verdi,
-Database'inde bulunan kimselere çeşitli direct marketing kanallarıyla ulaştı,
-In-store ve outdoor bilgilendirme aktiviteleri düzenledi,
-Yüzlerce basın bülteni gönderimi gerçekleştirdi,
-Medya takibi için ciddi efor harcadı,
-Ve daha aklıma gelmeyen başka faaliyetlerde bulundu...

En sonunda da, dün duyduğum bu radyo spotu...
Danone halen bir kaç sene önce atılan bu e-mail'in lekesini temizlemeye çalışıyor!

Bilginin yayılma hızı korkunç. Yarattığı etkinin finansal ve fırsat maliyeti ortada!

Danone krizi ise başarılı bir case study olarak görmek lazım.
Yeni iletişim mecralarını halen ciddiye almayan tüm iletişimcilerin okuması, kafa yorması ve çözüm üretmeye çalışması gereken bir case study...

30 Mart 2008 Pazar

Şehir efsaneleri yaratmanın formülü

"TC Kimlik No.su tek sayıyla bitenler fişleniyor" diye bir şehir efsanesi üretildi.

Forward mail almadığım için gözümden kaçırdığım bu mail yakınlarımdan duyduğum kadarıyla epeyce ortalarda dolaşmış. Peki, bu ve benzer ("organ mafyası kurbanı olup buz dolu küvetin içinde uyanma", "aids'liler kulübüne hoşgeldin" gibi)
hikayelerin bu kadar tutmasının sebebi nedir?

Chip & Dan Heath'in "Made to Stick" kitabında paylaşmak istediğim bir formülasyon var.

1-Basitlik : TC Kimlik Numaraları. Hepimiz için geçerli olduğu gibi, üzerine düşünmesi de çok kolay. "Çift haneli değilse yandın!"dan ibaret.

2-Beklenmediklik : Fişlenme söylentisi. Böyle "garip" bir fikir hangimizin aklına gelir?

3-Somutluk : Kimliğimiz genellikle hemen ulaşabileceğimiz bir yerdedir, alır bakarız, "fişlenmediğimizi" kendi gözlerimizle görürüz.

4-Güvenilirlik : Bu vaka için (aslında birçoğu için) pek geçerli bir kriter değil. İnsanlar ağızdan ağıza yayılan şeylerin kaynağını sorgulamadan itibar edebiliyorlar. İçinde bulunduğumuz huzursuzluk ve bölünme ortamı bu iddiayı insanlar için rahatlıkla inanılır kıldı.

5-Duygular : Böyle bir olayın gerçekliğine duyulan bir merak, hatta kimisinde endişe bile var.

6-Hikayeler : Olayın kendisi zaten başlı başına bir hikaye. Ancak metni uyduran kişi "Etnik kökeni ... olan bir arkadaşımınki tek haneli ve bütün telefonları şu anda dinleniyor..." gibi bir cümle eklemiş olsaydı bir hikayemiz olurdu.

Basit, öz, hikayesi var, insanlar tarafından üzerinde konuşulabilir, senaryo üretilebilir...

İletişim yönünden baktığımızda şehir efsaneleri, en iyi WOMM örnekleridir.
Aklında WOMM aktivitesi olanlar bu tip şehir efsanelerini iyi incelemeli diye düşünüyorum.

3 Kasım 2007 Cumartesi

LC Waikiki ve Viral Pazarlama'nın karanlık tarafı

Dünya üzerinde icat edilen her şey gibi, pazarlama öğeleri de (kötü yanlış kelime olur) etik olmayan amaçlara hizmet etmek için pekala kullanılabilir.

Eskiden rakiplerinin adından söz etmeden onları kötüleyen reklamları izleyince şaşırırdık. "Vay bee, cidden bu sefer saldırmış" derdik. Bir süre bunu gazetelerde yaşadık, daha aklım bu işlere ermezken Sabah ile Hürriyet arasında manşetlerden çamur atma furyası vardı, hem de birbirlerinin isimlerini haykırarak yapıyorlardı bu işi, net olarak hatırlıyorum. Hani kuponla tencere tava dağıttıkları, tam sayfaların kuponlarla dolu olduğu zamanlar...

Pazarlama evrim geçirdi, elbette "çamur at, izi kalsın" şeklindeki yaklaşımlar da tarz değiştirdi. WOMM'un ve benzer mecraların ne kadar etkili bir güç olduğunu farkeden (akıllı değil) "uyanık" pazarlamacılarımızın, bunları negatif yönde kullanmaya çalıştıkları bir döneme girdik.
Örnek mi? Kimden geldiği belli olmayan mail furyaları ile şirket kötüleyen ya da şikayet eden metinler mutlaka elinize geçmiştir.

Haberi aldığım kaynak Ekşi Sözlük oldu, Leyla Zana'nın LC Waikiki'yi satın aldığı söylentisi mail yoluyla viral olarak yayılmış ve Ekşi Sözlük'te de yerini entry olarak bulmuş (tabi ki haklı
olarak entry silinmiş), ben de okudum ve gerçekliği şüpheli, söylentiden ibaret olan bu konu hakkında fazla düşünmedim.

Messenger'da alttaki reklam metinlerine pek takılmam, ancak LC Waikiki adını son bir kaç günde tekrar duyunca algıda bir seçicilik durumu oldu ki, yazı gözüme çarptı.


LC Waikiki takdir edilecek kadar büyük bir esneklik ve hızla MSN Messenger'a kadar ilan vererek internet kullanıcılarını iddianın asılsız olduğu konusundaki kamuoyu duyurusuna yönlendirmekte geç kalmamış. Bir Türk firması, başına gelen krize karşı aynı mecra üzerinden kriz yönetimi nasıl yapılır gösteriyor.

Umuyorum LC Waikiki bu asılsız iddia'yı ortaya atan kimseleri ortaya çıkarır ve yargı da cezalarını en kısa zamanda infaz eder. Marka yaratmak, onu yok etmekten çok daha zordur. Dileğim, davada yalnızca ticari itibar kaybı ve finansal zarar dışında, buradan ekmek yiyen ve emek vermiş bütün insanların kaderiyle oynandığı gibi manevi kavramlar da göz önünde bulundurulur ve sanıkların cezaları ona göre biçilir.

Kara mizah yapmak isteyen buraya bir bakabilir. Öte yandan, her duyduğumuza bu kadar kolay inanmamız gerçekten üzücü...

1 Kasım 2007 Perşembe

Arçelik ve Siemens'in tek tuş savaşı

Geçtiğimiz günlerde Arçelik'in tek tuşlu bulaşık makinesi icat ettiğini duyurmuştum. Fatmanur Erdoğan bu konunun altına çok çarpıcı bir yorumda bulunmuştu.

"
2001 yılında tek tuş bulaşık makinelerini Siemens markasıyla piyasaya sürdük. 2007 yılında da Arçeliğin böyle bir makineyi ilk defa ancak çıkartabiliyor olması ve bunu ilk yaptık diye duyurması elbette bizi çok güldürdü! Bulaşık makinesi pazarı ise henüz yeni yeni canlanmaya başladığından tüketicilerin bu reklamlarımızı hatırlamıyor olması doğal... Yakında bu konu ile ilgili haberleri izlemeye devam edin lütfen..."

Bugün ekşisözlük'e girdiğimde beni karşılayan theme, cevabı net bir şekilde veriyor.


Aslında, ufoozgur adlı sözlük kullanıcısının yazdığı gibi, "reklam yoluyla ayar vermenin en güzel örneği" olmuş gerçekten de. Üstelik bunu ekşisözlük gibi genç bir platformda lanse etmesi hem Arçelik için büyük bir prestij kaybı olacaktır hem de altına aldığı yorumlarla ve ağızdan ağıza anlatımla viral etki yaratabilecektir.
Daha farklı mecralarda bu reklamları görürsek Arçelik'in yapacağı hamleyi merak ediyorum...

12 Ekim 2007 Cuma

Bayandan satılık...

Bu olsa gerek!

Sahibinden.com günde binlerce ilanı yayına sokuyor, bir o kadarı da beklemede. Aracınızın gerçekten dikkat çekmesi ve kısa sürede satabilmeniz için farklı bir yol izlemek lazım. Burada, ilan yayına girdikten kısa süre sonra 306.000 gösterime ulaşmış "Bayandan satılık" misali bir ilan, üzerinde de sıradan bir araba satışında görmeye alışık olmadığımız fotoğraflar.

Tabi böyle bir durumda karşılaşacağınız tepkileri ve verdiğiniz ilana gerçekten alıcı gözüyle bakan insanların ciddiyetinizi sorgulaması çok muhtemel yaklaşımlar olacaktır. Bana kalırsa, en fazla "komik ilanlar" başlığı altında, ya da klasik bir "forwarded mail" muamelesi görecektir mevcut tüketici davranışıyla. Belki bir WOMM yaratma yaklaşımı, ancak ilan şimdiden yayından kaldırılmış. Belki daha ileride, bu tip yaklaşımlara daha toleranslı, farklılığa daha açık hale geliriz, kimbilir...

28 Eylül 2007 Cuma

Erbil Süel yaklaşımı

Iraz geçenlerde blogunda İzmir'li yerel bir işletmenin "İzmir'liliğinden bir şey kaybetmediğini" yazmış. Yazının içeriği kadar işletmenin tavrı da hoşuma gittiğinden burada paylaşmak istiyorum;

"İzmirli bir marka olduğunu bildiğim Erbil Süel, İzmir'e has bazı "kelime farkları"na fazlasıyla bağlıymış gibi göründü gözüme. Dün Bornova
'da işten dönerken Erbil Süel'in vitrininde gördüğüm bu promosyon yazısına çok güldüm.

İzmir'e diğer şehirlerden gelip de yerleşenler hemen fark etmiştir, burada bazı evrensel kelimeler kullanılmaz. Simide "gevrek" denir, sigorta "asfalya"dır, çekirdeğe "çiğdem" derler. Boyoz diye yağlı bir çeşit börek vardır. Konuşurken "gidiyoz-geliyoz" demek de bir alışkanlıktır burada. Bunlar, İzmir'e dair sevdiğim renkler. Ancak, ciddi bir imaj yaratmaya çalışan bir markanın, yazı dilinde kendisini bu şekilde ifade etmesini, bir filolog olarak doğru bulmuyorum. Belki reklamcı arkadaşların yorumları farklı olacaktır, belki de Erbil Süel'in hedef kitlesi çok lokaldir, bilemiyorum :)"

Ben hiç duymadım Erbil Süel adını. İzmir'e yolum düşmediğinden ve markanın oldukça yerel olmasından dolayı olsa gerek. Bu "Fazlaca yerel" markalar eğer gerçekten başarılılar ve insanlar için bir değere sahiplerse zamanla "Lovemark" haline gelebiliyorlar. İzmir'de olduğundan markanın durumunu bilemiyorum, ancak İstanbul'da da yerel örneklerden;

-Yazıcıoğlu İş Hanı ve civarı teknoloji meraklılarının,

-Türkmen Mağazaları çocuklarını okula hazırlayan annelerin,
-Ziya kadın ve erkeklerin ayakkabı konusundaki Lovemark'larıdır.

Bu markalar, bu intibayı insanlarla aralarında oluşan duygusal bağ ile inşa ederler. Şu "-yoz" takısına gelirsek, ben çok samimi ve komik buldum. Bunu gören insanların yüzünde eminim ki bir tebessüm belirmiştir. Bu o an satın alma yaptırmasa dahi önemli bir şeydir, marka değerine katkısının büyük olduğunu düşünürüm. Öyle olmasaydı biz burada oturup Erbil Süel'in adını anmazdık.
Eminim ki bunu görüp gülen insanlar da çevrelerine bunu iletip bir nevi WOMM yapıyorlardır.
Yerel bir işletme'nin, faaliyet gösterdiği bölgenin değerleriyle böyle bir uyumda olması benim çok hoşuma gitti.

24 Eylül 2007 Pazartesi

Sucuğun başına gelenlere bak...

Bir kaç sene önce bu tartışma yapılmıştı. Pınar Sucuk reklamlarının, ekonomik durumu sucuk almaya yetmeyecek aileleri ekran başında sıkıntıya düşürdüğü, çocukların babalarına "Sucuk nasıl bir şey?, tadı nasıl?" gibi sorular sordukları gündeme gelmiş, ardından unutulup gitmişti.
Üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen halen düşünürüm "Gerçekten de sucuk reklamları insanların evlerinde bu kadar büyük hasarlara neden oluyor mu?" diye.

Engin Ardıç geçenlerde bu konuya değinmiş, çok ta güzel yazmış. Bunun yanı sıra, aklıma gelen başka bir düşünce (ya da komplo teorisi) de rakip firmaların ya da muadil ürünlerin negatif WOMM çalışmaları. Acaba gerçekten sucuk böylesi bir negatif WOMM kampanyasına kurban gidip ekranlardan uzaklaştırılmış olabilir mi? Bence mümkündür.

12 Eylül 2007 Çarşamba

Yeniden WOMM'un gücü

Magazinden hiç hoşlanmıyorum ama arada bakmam gerekiyor ki milletin nelerle beyni yıkanıyor, nelere özendiriliyor anlayabileyim. Magazinsel de olsa hem WOMM hem Gerilla Pazarlama öğeleri barındıran bir hikaye geçenlerde gündemdeydi.

Hikaye şu, İngiltere'de bir otelin plajında kızımız dijital fotoğraf makinesini unutur, içinde kendisinin ve arkadaşlarının olduğu kareler vardır, hatta kimisi çıplaklık içerir. Kamerayı bulup bu durumdan istifade etmek isteyen arkadaş bir web sitesi kurar, gazetelere de fotoğrafları gönderir ve hikayesini anlatır, bir de çağrı yapar: "Bu kızı kaybettiği fotoğraf makinesine kavuşturmamıza yardımcı olun!" diye. Gazeteler fırsattan istifade kolay haberi ve çıplaklığı olduğu gibi yayınlarlar...

Sonradan anlaşılır ki, kurulan site bir porno sitenin paravanı.
Ne zeka ama! Medyada kendilerine kocaman bir yer açmışlar, her fırsatta seks satan medya da en sonunda kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüş! Zekice bir eylem diye düşünüyorum.

11 Eylül 2007 Salı

Vatan Computer indirimi ve WOMM'un gücü

Dün akşam bir arkadaşım MSN Messenger'dan bana "25.yıl şerefine Vatan Computer'da yarın tüm ürünlerde %25 indirim var haberin olsun" diye bir mesaj iletti. Önce dikkate almadım ancak gün içerisinde Ataşehir civarında işim olduğundan uğrarım dedim.

Göze ile kalktık Bostancı Vatan Computer'a gittik. Yolda ciddi bir trafik vardı ve anlam veremedik, espriyle "Vatan'a gelmişlerdir" dedik. Mağazadan içeri girdiğimizde anladık ki gerçekten de Vatan indirimi için gelmişler.


Müşteri profili öncelikle bilgisayar düşkünleri ya da ofis için alışveriş yapmaya gelen erkeklerdi. Sanırsam akşama doğru kadınlar da dengeyi kurdu zira ev ürünlerini kapışıyorlardı.


Böyle bir kalabalığı normal günlerde görebileceğimi sanmıyorum. Kampanya es kaza haftasonuna denk gelseydi neler yaşanırdı tahmin edemiyorum, zira etkili bir kalabalık vardı ve ciddi bir WOMM olayı yaşanıyordu, herkes eşine dostuna telefonla ürünlerin fiyatlarını haber veriyor, kendileri mağazadan çıkmadan içeriye daha fazla insan çekiyorlardı. Bunun tanımını pazarlama dilinde nasıl yaparız bilemedim. Saat 18.00'de bütün kapılar kapatılmıştı ve yeni müşteri kabulu yapılmıyordu, buna rağmen insanlar kapıda kuyruğa girmişti, hatta aralarında camlara vurup kapıyı açmaları için söylenenler bile vardı!


Saat 18.40 gibi e-5 üzerinde seyir ederken yol kenarına park etmeye çalışan sürüyle araba vardı, geç kaldıklarını bilmeden ya da bilerek te olsa şansını denemek isteyen insanlar...

Mağaza içine geri dönersek, inanılmaz bir tüketim söz konusuydu. Ancak yanlışlar (ya da öngörüsüzlük) vardı. Özellikle LCD TV'ler teşhir ürünlerine kadar satılmıştı, 3'er 4'er alan kimseler gördüm. Yine 3'er 4'er toplama bilgisayar alanlar da mevcuttu ve bu insanlar kasalarda inanılmaz bir yoğunluğa sebep oldular.
Yoğunluğa sebep olan bir başka faktör de Vatan Computer'ın bu indirimini yalnızca Card Finans sahiplerine yapması idi ve yalnızca Card Finans ile ödeme yapılınca geçerli olmasıydı. Kart la ödeme işlemleri zaten uzun sürdüğünden ve insanlar sürüyle parça aldığından ortalama bir müşterinin işi 15 20 dakika sürüyordu. Bu kadar uzun sürelerde sıradan ayrılarak satın alma yapmadan çıkan bir sürü insan gözüme çarptı.
Son olarak ta, Vatan Computer böylesi bir izdihamı öngörememiş olsa gerek diye düşünüyorum. Çok sattılar, mağazayı boşalttılar ama daha kısa sürede daha etkili satış yapabilirlerdi. Yine de bunların hiçbirinin aşağıdaki soruyu sorduktan sonra alınacak cevaptan sonra önemi yok.

Tüketici memnun mudur? Bence evet.
Bence kasada uzun sayılabilecek bekleyişime rağmen, bir süredir almak istediğim 500 GB'lık MyBook yedekleme ünitesi bu indirimle nihayet aldım ve keyfini sürüyorum, eminim ki erken davranıp o uzuuun kuyruklara girerek kendilerine indirimli 42"lik LCD TV alan vatandaşlar da evlerinde memnun memnun yeni televizyonlarının keyfini sürüyorlardır.

10 Eylül 2007 Pazartesi

Mola sonrası

Ekim'de çalışmaya başlayacağımdan bu ara biraz fazlaca geziyorum. Cuma günü Fenerbahçe, Cumartesi Polonezköy ve Silivri, Pazar günü de Göztepe derken herşeyden 2 gün uzak kaldım, hiç online olmadım ve cep telefonum da kapalıydı. Herkese tavsiye ederim, çok iyi geliyor.

Biraz WOMM yapacağım...


Michael Moore'un Sicko'sunu en sonunda izledim. Michael Moore ile tanıştıysanız zaten izlersiniz, henüz kendisini tanımıyorsanız Sicko'yu ve diğer belgesel filmleri olan Bowling for Columbine ve Fahrenheit 9/11'ı izlemenizi öneririm. Sicko'da, Moore'un diğer belgesel filmleri gibi son derece başarılı ve karnınıza yumruk etkisi yaratıyor. Ben filmi izlerken "Biz nerede yaşıyoruz yahu?" dedim.

Geçenlerde The Simpsons'tan bahsetmiştim, madem yeri geldi onu da yazayım. İzledim ve dizi kadar eğlendirmedi. Halbuki South Park: Bigger, Longer and Uncut'ta öyle olmamıştı. Demek ki The Simposons uzun metrajda olmuyormuş. Şöyle de bir kare var filmin başında, çok hoşuma gitti.


Jean Christophe Grangé'nin Şeytan Yemini adlı son kitabını okuyorum bir süredir. Bir süre önce ön sipariş verip almıştım ancak bir türlü kendimi verememiştim. Kurtlar İmparatorluğu ve Taş Meclisi hariç yazdığı diğer romanları sevdim. Bu da yavan gelmişti ancak bir süre sonra iyi kaptırıyorsunuz. Bilmiyorum, konuşmak için henüz erken, kitabın sonunda saçmalarsa söylediklerimi yutmak zorunda kalırım diye bir şey demiyorum. Bunu yaparken evde benim tarafımdan okunmayı bekleyen çeşitli konu başlıkları altında 22 kitabın daha olduğunu gördüm. Aralarında ilgi çekici olanları var, okudukça burada paylaşmayı düşünüyorum.

Bu aralar Sertab Erener'in Sertab Goes to the Club albümüne sardım. Harika. Uzun zamandır bu kadar keyifle dinlediğim albüm hatırlamıyorum. Dinlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Club tarzını sevmem diyorsanız bile bunu denemenizi öneriyorum. Bu kadın gerçekten kaliteli müzik yapıyor.

Şu tasarım haftası etkinliğini ziyaret etmek istedim, ancak haftalar öncesinden Polonezköy programımız olduğundan ve iptal de edemediğimden gidemedim. Giden varsa görsellerle destekli benimle paylaşırsa çok mutlu olurum.

Pazar günü ise Göztepe'de Antepliler günü olacak dedi Zafer, gittik baktık ki korkunç bir organizasyon. Arabistan'daki ya da Ukrayna'daki pazar yerlerini anımsattı bana. Çok fazla duramadık, oldukça kötüydü. Nasıl göründüğüne dair ipucu hemen aşağıda.






Şöyle bir Ariel outdoor uygulaması varmış Cadde'de.
Bu cam kafes içerisindeki Ariel deterjanın üstüne sabun köpükleri dökülüyor, sağa sola uçuşuyormuş.
Bu sefer bizzat görmedim, ancak aynı şeyi 3 sene önce Hayat Kimya sıvı ve katı sabun ürünleri için vapur iskelelerinin içinde yapmıştı
, oradan nasıl bir
şey olduğunu tahmin edebiliyorum.
Görüntü cep telefonuyla çekildiğinden görüntü pek temiz değil, üzgünüm. Yakından oldukça şirin göründüğünden eminim.

3 Eylül 2007 Pazartesi

Bir kurum kültürü olarak kayıtsızlık

Tüketicilerin isteklerini ve dertlerini anlamak adına çok önemli bir kaynak olduğunu düşündüğümden www.sikayetvar.com sitesinin sıkı takipçisiyim.

Yine rutin gezintimi yaparken rastladığım şikayeti paylaşmak istiyorum.

İnanılmaz. Müşteri olarak memnun olmayabiliriz, firmanın etik değerlerini de tartışabiliriz, ama enteresan olan çalışanların tavrı. Teknosa'daki bu kayıtsızlık, vurdumduymazlık kurum kültürü galiba...

27 Temmuz 2007 Cuma

Allah akıl fikir versin...

Zekiliğin kriteri nedir? Daha komplike matematik işlemleri çözebilmek mi, birden fazla dil konuşmak mı, sanatta yetenek mi, yoksa sosyal nezaket kurallarına aşırı hakimiyet mi? ,
Bence düşünebilmektir...

İnsanların yeteneklerinin değiştiğinin taaa lisede farkına varmıştım. Lise yıllarımda aklım başka yerlerdeydi, kimin değildi ki? Dolayısıyla okulda da son derece başarısızdım. Fakat başarılı olan arkadaşlarımla kendimi kıyasladığımda, aslında onlardan fikren daha donanımlı olduğumu gözlemlemiştim. Bu, tam da sistemde bir dengesizliğin olduğunu kavradığım ilk an oldu.

Bugünlerde büyük bir televizyon mucizesi ekranda; Güzel ve Dahi. 2007 yazına damga vuran belki de tek program. Herkes onu konuşuyor, herkes yorumlarda bulunuyor, herkes taraf tutuyor... Bu tip programların yayılma prensibi zaten viral, ev kadınları mecrasıyla WOMM yapmak suretiyle yayına girdiği 3 hafta içerisinde milyonlarca insanın dillerine dolanmış durumda.

Show TV yine 12'den vurdu. Ancak, yarışmanın formatına sadık kalmak yerine halkımızın beğenisine göre modifiye ettiği bu programa katılan "seçmece"lerin, ülkemizde ayrımcılığın en âlâsını gören kadınlarımızın istikrarlı bir şekilde yükselen imajına ve itibarına gerçekten zarar verdikleri apaçık ortada. Bir de özel üniversite - devlet üniversitesi tartışması ortaya atıldı ki, akıllara zarar. Halbuki ne özel üniversiteleri savunanların kalitesi, ne de devlet üniversitelerini savunanların kapasitesi bu muhakemeyi yapmaya yeterli.

Ben de programı yakaladığımda takip ediyorum. Gördüğüm kadarıyla
"Dahi" diye nitelendirilen oğlanlar eğitim almış, sosyal fobileri olan şaşkın tipler. "Güzel" diye nitelendirilen kızlar da bir çoğumuzun güzellik kavramını değiştirecek nitelikte, cahil ve en kötüsü de öğrenme isteği olmayan, kendini bilmezce kibir sahibi insanlar. Öyle ki;

-Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu tarihi,
-TBMM'nin açılış tarihini,
-Dünyada kıyametin koptuğu Bağdat'ın hangi ülkenin başkenti olduğunu (ya da artık olmadığını),
-Hırvatistan, Çin Halk Cumhuriyeti adında ülkeler olduğundan bi haber,
-İstanbul'a komşu İ ve Z harfleriyle başlayan ilin İzmir ya da İznik olduğunu düşünen bu kızlarımız, 8 yaşındaki kuzenimin bile sorularla beraber eşzamanlı olarak bu cevapları veremediklerinde olanca pişkinlikleriyle "bunları bilmek zorunda değiliz" diyebiliyorlar.


Videodaki şaşkın oğlan da "düşünseydi bulurdu" diyor. Bence 1000 yıl düşünse gene bulamaz =) Bu görüntülerden sonra kendi aralarında birbirlerine "gerizekalı" etiketi yapıştırıp önce ağlıyor, 10 dakika sonra da tekrar gülüp oynayabiliyorlar. Ee, ne diyelim;

Sathi insanlar kolay sağalır, bir yastığa ne kadar yumruk atsan çürütemezsin.

10 Temmuz 2007 Salı

Desibeller artıyor...


Evet... Seçim günü yaklaştıkça finansal gücü seçim otobüsü kiralamaya yeten güzide partilerimiz desibellerini mobilize bir şekilde sokak sokak dolaşarak peşpeşe arttırıyorlar. Yetmeyenler de ilçe başkanlıklarına doldurdukları kolonlarla çakılı defans sistemiyle desibel saldırısında bulunuyorlar. Tam saha pres. Bunalan ne yazık ki rakip partiler değil, biz.

Merak edip internete biraz baktığımda seçim zamanı özel olarak bu iş için tasarlanmış hoparlörlü kamyonet-minibüs kiralayan şirketlerin sayısının oldukça fazla olduğunu gördüm. Dönemsel de olsa gerçekten büyük bir pazarı var belli ki. Ben bu araçların partilerin malvarlıkları arasında olduğunu düşünmüştüm hep.

Biraz daha gezinirken 1980 baskılı bir kitaba rastladım. Nail Güreli - Seçim Otobüsü. Konusu tabii ki mizah. Zaten bu konuda başka ne üretilebilir ki?
Kitabı okumadım, ancak içeriğini tahmin edebiliyorum. Kapaktaki artwork'ten de tahmin edilebilir. Görünüşe bakılırsa taaa 80'lerden bu yana siyaset dünyasının pazarlama ve itibar yönetimi anlayışında (internet gibi yenilikleri saymazsak) pek değişiklik yok. Maalesef siyasiler aynı, siyasi anlayış aynı, yöntemler aynı.


Şu minibüs kiralayan şirketlerden, özellikle dikkatimi çeken bir tanesinin web sitesinde "Seçim meydanında denenmiş ve başarısı kanıtlanmıştır" yazıyordu.
Başarısını hangi kriterlere göre ve nasıl kanıtladınız?
İnsanların rahatsızlığını mı ölçtünüz, yoksa desibele göre mi karar verdiniz?
Hangi ölçüm metodlarını kullandınız?
Bu uygulamadan sonra insanların partinize geri dönüş oranı, oy sayısındaki artış, partiye bağlılık ne oranda değişiklik gösterdi, ölçtünüz mü?

Pazarlama ve Marka Yönetimi profesyonelleri WOMM'un ölçülebilirliği, reklamların etkisi, marka değeri üzerine harıl harıl kafa yorup tartışırken, bu abiler kendi pazarlama karmalarını formüle etmiş te haberimiz yok. Eh, "Helal olsun" deyip , başarılarının devamını dilemekten başka bir şey diyemiyorum!

3 Temmuz 2007 Salı

Teknosa teknik destek(sizlik) geleceğin yöntemi mi?

Teknoloji marketleri artık gündelik yaşantımızda sık sık ziyaret ettiğimiz yerler haline geldiler. Elektronik ve teknoloji ile az ya da çok ilgilenen herkes AVM’de gezinirken ya da basitçe yol üstünde yürürken her merkezi köşede bulabileceğimiz birilerine dalıp teknoloji ve innovation merakını giderebiliyor. Elbette ki gerek ürün-marka çeşitliliği gerekse de (göreceli olarak) fiyat avantajları bu teknomarketleri tüketiciler için cazip hale sokuyor.

Yakın çevremden gözlemlediğim kadarıyla bir çok tanıdığım bu teknomarketlerden en az bir kere alışveriş yapmış, pek çok kere de bu yerlere gidip almayı düşündükleri ürünlerin kendisini görmek ve muadilleriyle karşılaştırmasını yapmak amacıyla ziyarette bulunmuşlar.

Malum, elektronik eşyalar hassastır, satın alması süreci özenli araştırma ister. Hele ki yeni bir LCD TV ya da sinema sistemi gibi pahası ağır ürünler alınacaksa, bu süreç daha da fazla detaylanır. Durum böyle olunca da inanılmaz bir WOMM patlaması yaşanıyor tabi, yakın görülen herkesin fikirleri dinleniyor, tecrübelerine danışılıyor; en iyi kalite, en iyi performans gösteren ürün, en iyi fiyat gibi… ve elbette ki, bir çok bilinçli tüketici için kırılma noktası olan kriter; en iyi teknik desteği sağlayan firma.

Burada konu, Türkiye’deki teknomarketlerin pazarda en nüfuzlusu olan Teknosa’nın teknik destek hizmetlerine geliyor. Teknosa’dan bir ürün aldınız ve bozuk çıktı ya da kullanıcı hatası haricinde bozuldu. Teknosa’nın garanti süreci şöyle işliyor; Bozulan ürününüzü, aldığınız mağazaya geri götürüyorsunuz, oradaki yetkiliden duyduklarınız sırasıyla;
-Teknosa’nın kendi teknik servisinin olmadığı,
-Ürünü ithalatçı firmaya bizzat götürerek tamir ettirmemi,
-Eğer gitmek istemezsem ürünü ithalatçı firmaya kargo ile gönderebileceklerini,
-Bu sürecin 4 haftadan fazla sürebileceğini,
-Israrcı davranıp kargo hizmetini Teknosa’dan talep ederseniz kargoya verilişe kadar ürünün başına bir şey gelip gelmeyeceği konusunda garanti vermeyeceklerini duyuyorsunuz.

Benim de her birine sırasıyla, ayrı ayrı cevaplarım oldu;
-Teknosa’nın kendi teknik servisi olmalı, operasyonel zorluktan ya da maliyetten dolayı bile olsa ayıplı mal oranının oldukça fazla olduğu bu sektörde en azından bu tip bir hizmeti olmalı!
-Bana, yani bir müşteriye böyle bir teklif ASLA yapılmamalıydı,
-İthalatçı firmaya Teknosa’nın ayıplı mallarını benim götürmek zorunda olmadığımı bilmeleri lazımdı,
-Bu süreci müşteri memnuniyeti adına her gerçek vizyon sahibi şirket gibi Teknosa’nın da elinden geldiğince kısaltması gerekirdi,
-Son olarak ta, agresif çalışanlarının benim ısrarlarım üzerine kargo paketi için uğraşırken bana (sanki bilerek hasar vereceğiz dercesine) böylesi bir tehdit savurmaları oldukça komikti, ancak bir o kadar da sinir bozucuydu –ki bu da benim için bardağı taşıran son damla oldu.


Bir makalede mi okumuştum yoksa danışmanlık yapan bir hocamdan mı duymuştum tam olarak anımsayamıyorum, ancak 2010 yılını takip eden seneler içerisinde beyaz eşya üreticileri yavaş yavaş kendi ürünlerini sattıkları mağazaları kapatıp tamamen bu teknomarketlerin içerisinde satışa odaklanacakları öngörülüyormuş. Yani buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi ev eşyalarımızı da büyük çeşitlilik içerisinde, tek mağaza içerisinde kıyaslayarak alma fırsatına kavuşabileceğiz.

Eğer 2010 yılının ertesinde beyaz eşya üreticilerinin niyeti gerçekten bu yönde olursa, tüketicilerin teknik servis ihtiyaçları nasıl karşılanacak? Teknomarketler ürünleri satıp kaçacak mı? Gerçekten merak ediyorum…

Şu an pazarın hakimi olan Teknosa’da durum böyle, ve http://www.sikayetvar.com/ gibi sitelerde görüldüğü kadarıyla durum devam etmekte. Bazı kimseler işi bir adım ileri götürüp anti-Teknosa blogları bile açmışlar (http://teknosamagdurlari.blogspot.com/). Bimeks, Vatan, Gold, EP Center ve diğerleri konusunda gerçekten hiç bir bilgim yok. Şükürler olsun ki diğerlerinden aldığım ürünler servise götürmeye değecek hasarlar çıkarmadılar. Eğer sizin diğerleri için de Teknosa benzeri tecrübeleriniz varsa ve yorumlarınızla paylaşırsanız çok sevinirim, böylece ben de kendi adıma bir yargıya varmış olurum.