24 Nisan 2008 Perşembe

Axe Akademi

Deodorant olarak beni çok cezbeden bir marka olmasa da Axe, dünya çapında yaptığı iletişimle bende bir Lovemark oldu bile.

Hiçbirine takılmasak dahi, Lynx Jet kampanyası bile Lovemark olması için başlı başına yeterli olurdu diye düşünüyorum.




Axe'ın Türkiye'deki muhafazakarlığını eleştirdiğim oldu. Ancak görüyorum ki BTL işlerde Axe bu muhafazakar algıyı kırmaya çalışıyor.


Dün Caddebostan barlar sokağı'nda şu ilanlar gözüme çarptı. Öncelikle mecra ve mekan seçimini çok doğru bulduğumu söylemeliyim. Buraya kadar harika, ancak Axe Akademi'nin web ayağına baktığımızda bizi yetersiz bir bilgilendirme karşılıyor. İlla ki arayacağız ve Axe için database olacağız.

Nasıl bir şey yapacaklarını merak etmiyor değilim, ama database olma fikri bir iletişimci olarak pek cazip gelmiyor doğrusu! Katılım için bir telefon numarası vermeselerdi teaser olduğunu düşünürdüm. Keşke web'de daha fazla bilgilendirme olsaydı.
1 Mayıs'tan sonra neler yapacaklarını görmek için sabırsızlanıyorum.

17 Nisan 2008 Perşembe

Vivident Aquagum

Bazen ürün yöneticilerini anlamakta zorluk çekiyorum. Gerçekten.

Düşünün, masanızda oturduğunuz bir gün ürün yöneticisi gelip diyecek ki;

"Süper bir fikrimiz var! Susuzluğu bastıran sakız yapalım!"

İletişimci olarak cevabınızın;
"Susuzluğu bastırmak iyi bir fikir mi?"
olması gerekmez mi?

Vivident'tekiler için cevap bu olmamış.

Bugün bütün doktorlar, beslenme uzmanları, hatta sağlığına özen gösteren herkes su içmenin vücuda faydaları hakkında bas bas bağırır, insanlar ellerinde su şişeleriyle sokaklarda gezinirken sen git, susuzluğu bastıracak sakız için arge yap, üzerinde düşünüp fikirler üret, medya satın alması yapıp reklamlarını döndür, dergilere gir...


Fotoğrafını çektiğim ilanın yayınlandığı dergi Men's Health.
Okuyucu kitlesinin, su içmenin ne anlama geldiğini çok iyi bilen kimseler olduğunu da unutmuşlar üstelik.

Mecrayı bir kenara bırakalım, ürün konusunda sıkıntıya girmiş ya da gerçekten "susuzluğu bastırma" kulaklarına dünyanın en orijinal fikri gibi gelmiş olabilir ama, uzun zamandır gördüğüm en absürd fikirlerden birisi oldu bile.

Umarım biraz kafalarını kaldırıp dünyayı görebilirler.

14 Nisan 2008 Pazartesi

Viva la Carnivale!

Bir çok sıradan insanın en çok sevdiği günlerdir Cuma, Cumartesi, Pazar... Ne kadar çok insan, taaa Pazartesi sabahından bekler bu üç günün gelmesini...
Hayret ederim, günlerimiz daha çabuk bitsin diye yakılan ağıtlara benzer haftaiçi serzenişleri.

Halbuki eğlenmesini ve mutlu olmasını bilene Salı da muhteşem bir gündür, Perşembe de...
Saatten de anlaşılacağı üzere, Pazartesi'yi kapıda karşılayanlardanım. Bu haftanın ilk sözünü erkenden tutuyorum...


Pazarlama Blogları Karnavalı'na bu hafta ev sahipliğini aklımda mevcut bulunan farklı bir sunumla yapmak isterdim. Ancak yeni tecrübelere, yeni heyecanlara çok yakın olduğum şu günlerde, bir çok konudaki kararsızlıklarımdan arınmama rağmen, meşguliyetlerimden kurtulamamış olmak beni standart bir yazı yazmaya itti. Buyrun başlayalım okumaya, kimler, yakın zamanda ne demiş blogosferimizde;

Önceliği şafağı karanlık olan yeni asker Hüseyin'e verelim. Kendisi "Ay akşamdan ışıktır" diyerek askerlik hizmetini tamamlamak üzere bir süreliğine aramıza veda ediyor. Kendisine şimdiden hayırlı tezkereler diliyorum...

Özgür, jenerik marka olmanın avantaj ve dezavantajlarını sıralamış. Duşakabin markasının tescil sorunu yaşaması ve pazardan çekilmesi gibi daha önce duymadığım enteresan örnekler var.

Emine, Wings'in bir dergi sayfası içerisinde yayınlanan ilanının analizini yapıp biraz da hafiften ti'ye alıyor. Bence de biraz... Garip.

Burcu utanıyorum! diye haykırıyor. Haksız da sayılmaz. Şahit olduğu durum ve hayvanlara uygulanan anlamsız şiddetin boyutları gerçekten düşündürücü ve utanç verici. Uygulanan şiddet hayvanlara olmasa da benzer bir utancı bugünlerde ulusça yaşıyoruz.

Bu afiş ne demek istiyor? diye soruyor Briefistan ekibi. Bir süredir ne demek istediği tartışılan afişe bir de siz göz atın bakalım, ne demek istiyor?

Cengiz, Y kuşağı ve İnsan Kaynakları başlıklı yazısında biz Y kuşağı'nın, X kuşağı mensubu yöneticilerle yaşadığı sıkıntıları ve iş değiştirmedeki devir hızımızı açıklıyor. Benim de zaman zaman tecrübe ettiğim Y kuşağı önermeleri oldukça doğru.
Nasıl viral video yapılır? Alemşah, viral pazarlamanın varlığından haberdar olan herkesin bilmek istediği bir cevabı bizlerle paylaşmış. Bir videoyu viral değerinde formata sokmak için gerekenler ve ardından uygulanacak metotlar sıralanmış. Keşke bir de viral olacağına dair garantisi olsa!

Kaç sefer, yeni tanıştığınız insanlar için peşin hükümler vermişsinizdir? Bunun adı önyargı mıdır, yoksa istemeden yaptığımız bir çeşit kategorizasyon mu? Farkında olmadığımız halde, aslında aynı şeyi markalar için de yaptığımızı iddia ediyor Selim Tuncer. Ben de kendisine katılmadan edemiyorum.

Onur bu hafta bir viral video paylaşmış; Gmail nasıl kullanılır? Saatchi tarafından yapılan video gerçekten çok eğlenceli. Bu videonun gerçek izlenme rakamını çok merak ettim, bunca zahmete değmiş midir sizce?

Münteha Mangan 21 Nisan'da yapılacak "İstanbul Öğrenci Kulüpleri Buluşması"nı hazırlanan el ilanını yayınlayarak blog üzerinden duyuruyor.

Benim de haftaya yapacağım bir sunum için bugünlerde benzer bir anlatım formatı üzerinde çalıştığım çok güzel bir sunumu paylaşmış Murat Kaya, buyrun buradan.

Gökçen Karan, nam-ı diğer Vlogger, Altın Örümcek ödül gecesinden bir video yayınlıyor bu hafta.

Son durağımız aynı zamanda karnavalın da son durağı olacak olan Fikir Atölyesi. Tunç Kılınç benim her daim aklımdan geçirdiğim bir düşünce şeklini yazıyla ifade etmeye çalışmış Tören!de. Sevdiklerin kıymetini onları kaybetmeden bilmek lazım...

Umarım ev sahipliğim herkesi memnun edebilmiştir. Herkese güneşli ve eğlenceli bir hafta diliyorum!

12 Nisan 2008 Cumartesi

Sponsorluk için etkinlik seçerken...

(Bu yazıyı yazmak için daha uygun bir zaman olamazdı herhalde. Önümüz 23 Nisan ve bu hafta pazarlama blogları karnavalına ev sahipliğini ben yapacağım... Bu sayede bu yazının daha fazla insana ulaşacağını umut ediyorum.)

Bir telefon geliyor, X kulübünden...
"Düzenleyeceğimiz etkinlikte "celebrity"ler jüri olacaklar, en iyi X'i seçecekler, bize sponsor olur musunuz?"
Ardından özel istekler geliyor.

"Ama lütfen şöyle olsun böyle olsun, çünkü ünlüler gelecek... Lütfen özenle hazırlansın çünkü ünlü isimler... (umursayacağımı düşünerek isim sayıyor) ...Biraz çabuk halledebilirsek, çünkü ünlü insanlar..."


Bu görüşme ardından çok değil, 10 dakika sonra başka bir telefon.
"Engelli çocuklar için 23 Nisan şenliği düzenliyoruz..." diyerek sponsorluk teklifi ediyor mahcup bir ses.
"Yardım yapabilirseniz çok seviniriz, çocukları da sevindiririz. Desteğe çok ihtiyacımız var."


Az önceki iğrenç, arsız sesten sonra ben mahcup oluyorum.


Blogumu takip eden ve elinden sponsorluk onayları geçen birileri var mıdır bilemiyorum. Şayet varsa, rica ediyorum; Saçma sapan organizasyonlara sponsor olup, sosyal yardım kuruluşlarının etkinliklerini görmezden gelmeyin!

Abuk sabuk rotary kulüplerine sponsor olmak, hizmet verdiğiniz markalara ve insanlığınıza hiç bir şey katmayacağı gibi, alım gücü zaten çok yüksek olan bir sürü gereksiz, kapris kuyusu insanı da memnun edemeyeceksiniz!


Fazla uzatmayacağım. Linki takip edin, anlatmak istediklerimin çoğu orada fotoğraflarla anlatılmış.

Hayatta herşey satır-sütun-santim hesabı, PR, sponsorluk, event değildir. Bazen insan olduğumuzu hatırlamak, sevinmeye muhtaç olanlara maddi-manevi destek vermek te gerekir.

9 Nisan 2008 Çarşamba

Bonus Trink Taksi


İşte ders niteliğinde bir vaka. Yarım saat kadar önce bir taksinin üzerindeki baskı sayesinde Bonus Trink Taksi uygulamasından haberim oldu, ancak araba kullandığım için fotoğrafını çekemedim.

Uygulama şöyle; Taksiye biniyorsunuz ve istediğiniz yerde inerken tek yapmanız gereken şey Bonus Trink'inizi okutmak. Hepsi bu. Bozuk derdi yok, beklemek yok, para üstü beklerken trafiği aksatmak yok.


Gördüğümde inanılmaz bir heyecan ve merak yarattı gerçekten.
Bunun üzerine elimde olmadan Garanti Bankası'nın neden bu kadar başarılı (ve hem algıda hem gerçekte 1 numaralı hizmet veren) bir banka olduğunu düşündüm. Vardığım sonuçlar;

  • "İnsanlara nasıl daha fazla kredi kartı kullandırırız" şeklinde değil, "Dijital paranın kullanım alanını nasıl genişletebiliriz?" diye düşünen bir yaklaşımda olmaları,
  • Abuk sabuk programlar yaratıp zaten karmaşık olan banka işlem süreçlerini iyice anlaşılmaz hale sokmayıp, "Müşterilerimizin hayatını nasıl daha kolay hale getiririz?" şeklinde düşünmeleri,
  • En önemlisi de, yenilikçi duruşlarını hem iletişimde hem de müşterilerine sundukları hizmetlerde defalarca kez kanıtlamaları bu bankaya başarıyı getiriyor.

Garanti Bankası'nı Bonus Trink Taksi girişiminden ötürü tebrik ediyor ve ileride bizi bekleyen sürprizlerini, hem hizmetlerden yararlanacak bir müşteri, hem de vizyoner bakış açısından ilham alacak bir pazarlama iletişimcisi olarak merakla bekliyorum.

5 Nisan 2008 Cumartesi

Fonksiyonel ürünlerin iletişim eksiği

Doğadan vakası çok konuşuldu, o yüzden ben de aynı şekilde bahsetmeyeceğim, Dimes vakasını hatırlayanlar benzer özellikleri hemen farkedeceklerdir zaten. Ben Doğadan'ın olması gerektiği "fayda - fonksiyonel ürün" niteliğinin neden vurgulanmadığı üzerine bir iki şey söylemek istiyorum.

Dedik ki Doğadan bitki çayı markasıdır... Bu gayet açık.
Peki, bitki çaylarının faydasını herkes biliyor mu?
Demek istediğim, hangi bitki çayının ne fonsiyonu var? Hangisi, neye iyi geliyor? Bilen var mı?

Pek az kimse.

Ürünlerin fonksiyonları - faydaları web sitesine yazılmış, ama tüketiciyle esas temasta olduğu yer satış noktası. Dolayısıyla bu faydaları tüketiciye orada anlatmalılar. Ambalajların üzerine 3-4 kelimelik "hard sell" bir cümle yazılsa ("uykusuzluğa son" gibi), ürün, tüketici için daha çok anlam ifade edecektir.

Bugün, örneğin, Rezene Çayı tüketiciye bir anlam ifade etse, bir rahatsızlığa (mide-bağırsak ağrısı) çözüm önerisi olarak ambalajların üzerinde belirtilse, satışlarda artış olur mu? Ben olacağına inanıyorum.

Doğadan, son lansmanında da bildiğimiz çay'a Siyah Çay diyor. Evet, Türk insanının bildiği ve içtiği çayın adı gerçekten de Siyah Çay, ama kaçımız çayı bu şekilde anıyoruz?
Biz aynı zamanda tüketiciyiz, ve bu ifade tüketici için bir anlam ifade etmiyor.

Fonksiyonel ürünlere sahip markaların problemi aslında tam da bu. Tıkırdatanlar ve Dinleyenler'de olduğu gibi, kendi bildikleri faydaları dışarıdaki herkesin bildiğini sanmak bir yanlışa kapılıyorlar.

1 Nisan 2008 Salı

İzmir'de iletişimde sınıfta kaldı

Expo 2015 nedir?

Kaç kere duydunuz?
Peki bu organizasyon hakkında ne biliyorsunuz?
5 dakikanızı ayırıp webden araştırma yaptınız mı?
Yoksa yalnızca elinize geçen forward maillerden duyduğunuz kadarını mı biliyorsunuz?

Geçtiğimiz aylarda İletişim Bakanlığı kurulsun dediğimde, aslında kastettiğim tam da bu gibi işlerdeki tutarlılıkları takip edip, geleneksel söylemlerin dışında hareket edebilmek, gerektiği gibi kamuoyunu bilgilendirme amaçlı bir organizasyon kurulmasıydı. Yorumcu bir arkadaş bunu bir propoganda mecrası gibi görüp Nazi döneminde uygulanan metotlara benzetti.

Benzer yaklaşımlarla ve "işimizi şansa bırakmak" ile, diğer ülkeler arabaya biniyorken biz hala yaya yürüyor olacağız.

En acısı da, Milano, adaylığı açıklandıktan hemen sonra iletişim faaliyetlerine başladı. Çünkü bunun uzun vadeli bir yatırım olduğunun farkındaydılar.
Ancak İzmir için yapılan iletişim çalışmaları (kaba tabirle "yumurta kapıya dayanınca") sadece 4 gün önce başladı.
Herşey bir yana, bir çok kişi, duyarlı bir vatandaşın alelacele yazdığı bir mail'in zincirleme forward edilmesi vasıtasıyla bu etkinliğin varlığından haberdar oldu. Expo 2015 ile kimseler ilgilenmedi, tabir-i caizse "öksüz kaldı".
Ben burada bir sürü yanlış görüyorum, ama Can Dündar'ın konu hakkındaki yazısını okuduktan sonra bakın bakalım başka hangi yanlışları göreceksiniz?

Pazarlama profesyonelleri bile iletişimin bütünleşik ve uzun vadeli yaklaşımlarından bi'haberken, politikacıların bunu bilmesini beklemek ütopik olur. Birilerinin bunu yapması gerekiyor...
Üzerine fazla düşünmek istemiyorum, çünkü başka ülkeler iletişim faaliyetlerini, içerisinde bulundukları durumlara uygun, farklı vaatlerle başarıyla sürdürebiliyor. Bizim hala her durumda elimizdeki doğal nimetlerden medet ummamızı ve başka bir değer sunamamamızı ise çok zavallıca buluyorum.

31 Mart 2008 Pazartesi

Yarın hayatınızda...

Turkcell olmasa...

Şirket yarından itibaren şalterleri indirse ve bütün faaliyetlerini durdurma kararı alsa... Milyonlarca bireysel ve kurumsal abone, numaralarını kaybetmeden, kendi tercih edecekleri başka operatörlere geçiş yapmak zorunda kalsa...

Pahalı tarifelerine rağmen bu markayı özler misiniz? Yoksa umrunuzda olmaz mı?

30 Mart 2008 Pazar

Şehir efsaneleri yaratmanın formülü

"TC Kimlik No.su tek sayıyla bitenler fişleniyor" diye bir şehir efsanesi üretildi.

Forward mail almadığım için gözümden kaçırdığım bu mail yakınlarımdan duyduğum kadarıyla epeyce ortalarda dolaşmış. Peki, bu ve benzer ("organ mafyası kurbanı olup buz dolu küvetin içinde uyanma", "aids'liler kulübüne hoşgeldin" gibi)
hikayelerin bu kadar tutmasının sebebi nedir?

Chip & Dan Heath'in "Made to Stick" kitabında paylaşmak istediğim bir formülasyon var.

1-Basitlik : TC Kimlik Numaraları. Hepimiz için geçerli olduğu gibi, üzerine düşünmesi de çok kolay. "Çift haneli değilse yandın!"dan ibaret.

2-Beklenmediklik : Fişlenme söylentisi. Böyle "garip" bir fikir hangimizin aklına gelir?

3-Somutluk : Kimliğimiz genellikle hemen ulaşabileceğimiz bir yerdedir, alır bakarız, "fişlenmediğimizi" kendi gözlerimizle görürüz.

4-Güvenilirlik : Bu vaka için (aslında birçoğu için) pek geçerli bir kriter değil. İnsanlar ağızdan ağıza yayılan şeylerin kaynağını sorgulamadan itibar edebiliyorlar. İçinde bulunduğumuz huzursuzluk ve bölünme ortamı bu iddiayı insanlar için rahatlıkla inanılır kıldı.

5-Duygular : Böyle bir olayın gerçekliğine duyulan bir merak, hatta kimisinde endişe bile var.

6-Hikayeler : Olayın kendisi zaten başlı başına bir hikaye. Ancak metni uyduran kişi "Etnik kökeni ... olan bir arkadaşımınki tek haneli ve bütün telefonları şu anda dinleniyor..." gibi bir cümle eklemiş olsaydı bir hikayemiz olurdu.

Basit, öz, hikayesi var, insanlar tarafından üzerinde konuşulabilir, senaryo üretilebilir...

İletişim yönünden baktığımızda şehir efsaneleri, en iyi WOMM örnekleridir.
Aklında WOMM aktivitesi olanlar bu tip şehir efsanelerini iyi incelemeli diye düşünüyorum.

26 Mart 2008 Çarşamba

Esneklik ile işbilmezlik arasındaki çizgi

Karşı takımı küçük düşürücü bir galibiyetin ardından "memorial t-shirt" çıkarma furyası bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçından sonra ortaya çıktı. Ardından mizahi bir sloganla ve çeşitli görsellerle tüm takımlar kendileri için bir şeyler uydurur oldular.

Bu yaratıcı konseptlerin kaynağını hep merak eder, her seferinde de fanatiklerin yazıp çizdikleri çalışmalar olduğunu düşünürdüm. Dün bu düşünceme kanaat getirmeme sebep olacak bu haberi okudum.



Galatasaray'lı taraftarlar, Fenerbahçe Türkiye Kupası'ndan elendiğinde tribünde klasikleşmiş kareografi şovlarından birini yaptılar, ardından GS Store bu kareografi şova istinaden bir tasarım yaptı ve piyasaya sürdü. Ben çizgiyi aşmadan sataşan bu tip sloganlı t-shirt'lerin çok eğlenceli olduğunu düşünüyorum ve bir tasarımcıya ya da fanatiğe yaptırılmasında bir sakınca görmüyorum. Bunun adı esneklik ve etkileşimli bir yaklaşım olur.

Ancak GS Store'un "Telif hakları"ndan bi'haber olması ve itibarını bu şekilde zedeleyerek kendini gülünç duruma düşürmesine olsa olsa "işbilmezlik" diyebilirim.

Telif haklarının problem olacağını düşünemediler mi? Ya da daha vahimi, Warner Bros. karakterlerinden birini alıp biraz değiştirerek t-shirt olarak piyasaya sürünce telif haklarından kurtulacaklarını mı düşündüler?

Bunlar belki de cevapsız kalacak sorular, ancak GS Store'un aktivitelerinin ciddi bir revizyondan geçirilmesi gerektiği çok net şekilde ortada.

21 Mart 2008 Cuma

Tam hizmet ajansları

Bir telefon geliyor, arkadaşım konuşuyor.

"Biz X ajans, sizinle çalışmak istiyoruz".
"Biraz daha tanıtır mısınız kendinizi?"
"Biz tam hizmet ajansıyız, herşeyi yaparız"
"Nasıl herşeyi?"
"Herşeyi derken, fotoğraf ta çekeriz, ambalaj da tasarlarız, PR'da yaparız, interaktif te..."
"Peki, sunumunuzu e-mail olarak gönderin, değerlendirmeye alacağız."

Bu konuşmayı şöyle yorumluyorum; Biz, iş hacmimizi artırmak amacıyla herşeyi yapmaya çalışan, vasat yeteneklere ve iletişimin herhangi spesifik alanlarından birinde uzmanlığı olmayan bir ajansız.

Siz müşteri olsanız, böyle bir taahhütte bulunan ajansı gerçekten değerlendirmeye alır mısınız?

17 Mart 2008 Pazartesi

Kategorinizi nasıl baltalarsınız?

Dimes'in yaptığı gibi.

Dimes nasıl yapıyor?
İnsanların zihinlerinde "meyve suyu" olarak konumlandıktan sonra başka bir kategoriye kayarak, yani ürün gamına süt ekleyerek.

Lansman için milyonlarca lirayı ceplerinden çıkarıp, Mehmet Okur ile vasat reklam filmleri çekip, prime time reklam kuşaklarında yine milyonlarca liralık medya satın alması yaparak neyi hedefliyorlar?

Meyve suyu ile özdeşleşmiş markanın şimdi de süt için aynı etkiyi yaratmasını.

Reklam filmini Youtube yine kapalı olduğu için malesef paylaşamıyorum, ancak TV'de sık sık dönüyor.
Dimes'in web sitesine girip baktığımda beni daha da fazla şaşırtan şey Dimes markalı diğer ürünler oldu. Dimes Kaşar, Dimes Beyaz Peynir, Dimes Yoğurt, Dimes Tereyağı, Dimes Kuşburnu Marmelatı...

"Zihinlerde yer açmak" diye bir kavramdan haberdarsak, kategori sayısını artırdıkça zihinlerde yer etmemiz mümkün olur mu?

Eğer olsaydı, Pınar, Türkiye'nin en değerli markası olurdu. Bugün Pınar yüzlerce çeşit ürüne sahip, ancak yakınınızdaki insanlara sorsanız size "süt" haricinde bir ürün söylemeyeceklerdir.

Dimes yalnızca meyve suyu olarak kalsa, hazır güç kazanmışken daldan dala konup markayı baltalamasalar keşke...

12 Mart 2008 Çarşamba

Vatikan ve yeni 7 günah

Biz halen bezde kutsallık ararken, Vatikan, 7 günah listesini modernize etti.

Modernize etti diyorum, çünkü eski ve yeni listeye baktığımızda apaçık görmekteyiz. Eski listede Açgözlülük, Tembellik, Öfke, Kıskançlık, Gurur, Şehvet ve Hırs varken yeni liste şöyle sıralanmış;

-Genetik değişiklik
-İnsanlar üzerinde deneyler yapmak
-Çevreyi kirletmek
-Sosyal adaletsizliğe yol açmak
-Yoksulluğa neden olmak
-Uyuşturucu kullanmak ve satmak
-Zenginlikle gösteriş yapmak

Eski 7 günah, tamamen bireysel ve bireyi kontrol altında tutmaya çalışan bir yapıda, yani etkileşimin bugünkü gibi olmadığı ve değerlerin daha yavaş değiştiği bir dünyada geçerli olabilecekken, yeni 7 günahın büyük çoğunluğu yalnızca bireysel değil, kurumlar için de geçerli olduğu görülüyor.

Hiç bir çevreci örgüte bağlı bulunmayarak gösterişten uzak bir şekilde çevre adına kendi payıma düşeni yapan birisi olarak, yüzyıllardır garip söylemlere imza atan "Kilise"nin bu kararını çok takdir ettim. Dünya günden güne daha yaşanmaz bir hale gelirken ve bugün bir çok pazarlamacı "Green Marketing" diye bağırırken hepsinin üstüne böyle "ruhani" bir destek gelmesi bir şeylerin değişebileceğini görmek adına umut vaadediyor.

Beni düşündüren, gerek kurumsal, gerek toplumsal, gerekse de bireysel açıdan, bizim bu aydınlıktan payımızı ne zaman alacağımız...

6 Mart 2008 Perşembe

Axe Türkiye'de ne yapıyor?

Galiba hiç bir şey. TV'de seneler önce (çocukluğumda) yayınlanan Axe reklamının geçenlerde yine gördüm. Bu filmin tek farkı casting'di, senaryo, sanat yönetmenliği ve diğer unsurlar çocukluğumdaki filmle aynıydı.


Sene 2008, ben Axe'ın yurtdışı örneklerini gördükçe "acaba yaratıcı olmak konusunda çok mu kısırız, yoksa Axe'taki marka yönetimi ekibi Türkiye'yi muhafazakar bir ülke olarak mı görüyor?" diye düşünüyorum.

Çünkü ülkemizdeki Axe uygulamaları, markanın yurtdışındaki imajının aksine son derece uslu kalıyor. Yalnızca tehlikesiz imalarla "yaramaz marka" imajı verilmeye çalışıyorlar, ama etkide zayıf kalıyor, insanlara çarpmıyor.

Axe benim en başarılı bulduğum, hatta uygulamalarını hayranlıkla izlediğim markalardan biridir. Elbette yurtdışı için konuşuyorum. Çünkü tabularla adeta dalga geçen tavrı ve aşırı özgüveni olan bir marka olarak, küstah duruşu her zaman gerek pazarlamacı rolümle gerek tüketici rolümle cezbetmiştir.

Bizdekilerin yanında, yurtdışı örneklere bakalım.

Axe Meksika için Pulse Tester adında bir advergame hazırlamış, nabız atışları hızlanırken ritmi yakalamaya, bu arada karşınızda dans eden ve gittikçe erotik hale gelen şov arasında kalıyorsunuz. Eğlenceli ve cüretkar...

Arjantin'de yapılmış başka bir kampanya. Axe 3, farklı fiziksel ve kişilik özelliklerine sahip kadınların birbirleriyle eşleştirilmesi üzerine yapılmış çok başarılı bir kampanya. Görselleri, kampanya mekaniği ve sonuçları burada.

Axe duş jeli için yapılmış bir gerilla uygulaması.

Bir başka başarılı kampanya ve kampanya dahilindeki advergame daha. Kahramanımızla bizi kovalayan kızlardan kaçıyoruz, biz kaçtıkça kızlar koşu tempolarını yükseltiyorlar, bu esnada yine sürpriz videolar var.

Japonca bilmiyorum, ama başka bir siteden girip Japonya'da ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalıştım. Axe Effect etkileşimli bir web uygulaması, katılımcılar halka açık yerlerde "Axe etkisi"nin görüldüğü anları fotoğraflamaya, hatta videosunu çekmeye çalışıyorlar. İnsanları izinlerini almadan görüntülemek sıkıntı yaratacak bir durum olsa da, bu kampanyanın kuralları kimseyi afişe etmemek üzere olması muhtemel. Çok kışkırtıcı ve ses getirici bir uygulama olduğu ortada.

Diğer örnekler burada ve burada.


Markanın "uslu" durmasıyla ne demek istediğimi anlatabildiğimi umuyorum.

2 Mart 2008 Pazar

Spor markaları; Lovemarks

Beşiktaş - Galatasaray maçının hemen ardından İnönü Stadı'nın yanındaki Kartal Yuvası'nda çektiğim bir fotoğraf. Cep telefonuyla alelacele çektiğim için kalabalığı vurgulayamadım.


Fotoğrafı çekmeden önce diğer insanlar gibi kendim için bir şeyler aldım.
Sonra yaptığım hareketin ne kadar tepkisel olduğunu düşündüm.
Bu fotoğrafı çekerken ve bu düşünceler aklımdan geçerken bile satın alma kararım değişmedi.

Spor markalarının ne kadar güçlü markalar, "Lovemark"lar olduklarını bir kez daha anladım. Paylaşmak istedim.