Böyle bir reklamı TV'lerde daha önce hiç görmemiştim. Acaba kışın yayınlandı da askerde olduğumdan ben mi göremedim dedim, ancak soğuk içecek olduğundan yazın yayınlanmış olması muhtemel. Yine de hiç bir kanalda rastlamadığım bir reklam. Önce fake sandım ancak ismini bilmesem de reklamda görülen oyuncuyu komedi içerikli yayınlardan tanıyorum. Belki yalnızca YouTube üzerinden yayınlanıyordur, bilemiyorum...
Absürd reklamlar yapmak Nazo'nun marka imajına daha uygun geliyor zannedersem ki, şöyle bir reklamını daha gördüm.
Küresel düşünüp yerel davranma, yani Glocalization (Küyerelleşme) dediğimiz oldu tam da budur işte. Dominos Pizza, dünyanın en iyi pizza zincir restoranlarından birisi Ramazan'a özel Dönerli Pizza promosyonu yapmış.
Güzel görünüyor, değil mi? Düşünce güzel. Tercihim ekmek arası döner yemeyeceksem pilav yanına porsiyon olur, döner pizza'ya uygun bir malzeme mi gerçekten bilemiyorum. Denemeden konuşmak yanlış elbette ama fikri hoşuma gitmedi. Pastırmalı yapsalardı diyeceğim ama zaten pastırmalı pizza yapıyorlar.
Bir de yanına tatlı olarak künefe veriyorlar -ki en çok ona şaşırdım. Türkiye'ye yakın duralım derken fazla "Unrelated" olmuş gibi. Dominos Pizza'dan künefe yemek... Bilemiyorum.
İlerleyen günlerde deneyen olursa ve tecrübesini bu başlık altında paylaşırsa memnun olurum.
Magazinden hiç hoşlanmıyorum ama arada bakmam gerekiyor ki milletin nelerle beyni yıkanıyor, nelere özendiriliyor anlayabileyim. Magazinsel de olsa hem WOMM hem Gerilla Pazarlama öğeleri barındıran bir hikaye geçenlerde gündemdeydi.
Hikaye şu, İngiltere'de bir otelin plajında kızımız dijital fotoğraf makinesini unutur, içinde kendisinin ve arkadaşlarının olduğu kareler vardır, hatta kimisi çıplaklık içerir. Kamerayı bulup bu durumdan istifade etmek isteyen arkadaş bir web sitesi kurar, gazetelere de fotoğrafları gönderir ve hikayesini anlatır, bir de çağrı yapar: "Bu kızı kaybettiği fotoğraf makinesine kavuşturmamıza yardımcı olun!" diye. Gazeteler fırsattan istifade kolay haberi ve çıplaklığı olduğu gibi yayınlarlar...
Sonradan anlaşılır ki, kurulan site bir porno sitenin paravanı. Ne zeka ama! Medyada kendilerine kocaman bir yer açmışlar, her fırsatta seks satan medya da en sonunda kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmüş! Zekice bir eylem diye düşünüyorum.
Dün akşam bir arkadaşım MSN Messenger'dan bana "25.yıl şerefine Vatan Computer'da yarın tüm ürünlerde %25 indirim var haberin olsun" diye bir mesaj iletti. Önce dikkate almadım ancak gün içerisinde Ataşehir civarında işim olduğundan uğrarım dedim.
Göze ile kalktık Bostancı Vatan Computer'a gittik. Yolda ciddi bir trafik vardı ve anlam veremedik, espriyle "Vatan'a gelmişlerdir" dedik. Mağazadan içeri girdiğimizde anladık ki gerçekten de Vatan indirimi için gelmişler. Müşteri profili öncelikle bilgisayar düşkünleri ya da ofis için alışveriş yapmaya gelen erkeklerdi. Sanırsam akşama doğru kadınlar da dengeyi kurdu zira ev ürünlerini kapışıyorlardı.
Böyle bir kalabalığı normal günlerde görebileceğimi sanmıyorum. Kampanya es kaza haftasonuna denk gelseydi neler yaşanırdı tahmin edemiyorum, zira etkili bir kalabalık vardı ve ciddi bir WOMM olayı yaşanıyordu, herkes eşine dostuna telefonla ürünlerin fiyatlarını haber veriyor, kendileri mağazadan çıkmadan içeriye daha fazla insan çekiyorlardı. Bunun tanımını pazarlama dilinde nasıl yaparız bilemedim. Saat 18.00'de bütün kapılar kapatılmıştı ve yeni müşteri kabulu yapılmıyordu, buna rağmen insanlar kapıda kuyruğa girmişti, hatta aralarında camlara vurup kapıyı açmaları için söylenenler bile vardı!
Saat 18.40 gibi e-5 üzerinde seyir ederken yol kenarına park etmeye çalışan sürüyle araba vardı, geç kaldıklarını bilmeden ya da bilerek te olsa şansını denemek isteyen insanlar...
Mağaza içine geri dönersek, inanılmaz bir tüketim söz konusuydu. Ancak yanlışlar (ya da öngörüsüzlük) vardı. Özellikle LCD TV'ler teşhir ürünlerine kadar satılmıştı, 3'er 4'er alan kimseler gördüm. Yine 3'er 4'er toplama bilgisayar alanlar da mevcuttu ve bu insanlar kasalarda inanılmaz bir yoğunluğa sebep oldular. Yoğunluğa sebep olan bir başka faktör de Vatan Computer'ın bu indirimini yalnızca Card Finans sahiplerine yapması idi ve yalnızca Card Finans ile ödeme yapılınca geçerli olmasıydı. Kart la ödeme işlemleri zaten uzun sürdüğünden ve insanlar sürüyle parça aldığından ortalama bir müşterinin işi 15 20 dakika sürüyordu. Bu kadar uzun sürelerde sıradan ayrılarak satın alma yapmadan çıkan bir sürü insan gözüme çarptı. Son olarak ta, Vatan Computer böylesi bir izdihamı öngörememiş olsa gerek diye düşünüyorum. Çok sattılar, mağazayı boşalttılar ama daha kısa sürede daha etkili satış yapabilirlerdi. Yine de bunların hiçbirinin aşağıdaki soruyu sorduktan sonra alınacak cevaptan sonra önemi yok.
Tüketici memnun mudur? Bence evet. Bence kasada uzun sayılabilecek bekleyişime rağmen, bir süredir almak istediğim 500 GB'lık MyBook yedekleme ünitesi bu indirimle nihayet aldım ve keyfini sürüyorum, eminim ki erken davranıp o uzuuun kuyruklara girerek kendilerine indirimli 42"lik LCD TV alan vatandaşlar da evlerinde memnun memnun yeni televizyonlarının keyfini sürüyorlardır.
Ekim'de çalışmaya başlayacağımdan bu ara biraz fazlaca geziyorum. Cuma günü Fenerbahçe, Cumartesi Polonezköy ve Silivri, Pazar günü de Göztepe derken herşeyden 2 gün uzak kaldım, hiç online olmadım ve cep telefonum da kapalıydı. Herkese tavsiye ederim, çok iyi geliyor.
Biraz WOMM yapacağım...
Michael Moore'un Sicko'sunu en sonunda izledim.Michael Moore ile tanıştıysanız zaten izlersiniz, henüz kendisini tanımıyorsanız Sicko'yu ve diğer belgesel filmleri olan Bowling for Columbine ve Fahrenheit 9/11'ı izlemenizi öneririm. Sicko'da, Moore'un diğer belgesel filmleri gibi son derece başarılı ve karnınıza yumruk etkisi yaratıyor. Ben filmi izlerken "Biz nerede yaşıyoruz yahu?" dedim.
Geçenlerde The Simpsons'tan bahsetmiştim, madem yeri geldi onu da yazayım. İzledim ve dizi kadar eğlendirmedi. Halbuki South Park: Bigger, Longer and Uncut'ta öyle olmamıştı. Demek ki The Simposons uzun metrajda olmuyormuş. Şöyle de bir kare var filmin başında, çok hoşuma gitti.
Jean Christophe Grangé'nin Şeytan Yemini adlı son kitabını okuyorum bir süredir. Bir süre önce ön sipariş verip almıştım ancak bir türlü kendimi verememiştim. Kurtlar İmparatorluğu ve Taş Meclisi hariç yazdığı diğer romanları sevdim. Bu da yavan gelmişti ancak bir süre sonra iyi kaptırıyorsunuz. Bilmiyorum, konuşmak için henüz erken, kitabın sonunda saçmalarsa söylediklerimi yutmak zorunda kalırım diye bir şey demiyorum. Bunu yaparken evde benim tarafımdan okunmayı bekleyen çeşitli konu başlıkları altında 22 kitabın daha olduğunu gördüm. Aralarında ilgi çekici olanları var, okudukça burada paylaşmayı düşünüyorum. Bu aralar Sertab Erener'in Sertab Goes to the Club albümüne sardım. Harika. Uzun zamandır bu kadar keyifle dinlediğim albüm hatırlamıyorum. Dinlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Club tarzını sevmem diyorsanız bile bunu denemenizi öneriyorum. Bu kadın gerçekten kaliteli müzik yapıyor.
Şu tasarım haftası etkinliğini ziyaret etmek istedim, ancak haftalar öncesinden Polonezköy programımız olduğundan ve iptal de edemediğimden gidemedim. Giden varsa görsellerle destekli benimle paylaşırsa çok mutlu olurum. Pazar günü ise Göztepe'de Antepliler günü olacak dedi Zafer, gittik baktık ki korkunç bir organizasyon. Arabistan'daki ya da Ukrayna'daki pazar yerlerini anımsattı bana. Çok fazla duramadık, oldukça kötüydü. Nasıl göründüğüne dair ipucu hemen aşağıda.
Şöyle bir Ariel outdoor uygulaması varmış Cadde'de. Bu cam kafes içerisindeki Ariel deterjanın üstüne sabun köpükleri dökülüyor, sağa sola uçuşuyormuş. Bu sefer bizzat görmedim, ancak aynı şeyi 3 sene önce Hayat Kimya sıvı ve katı sabun ürünleri için vapur iskelelerinin içinde yapmıştı, oradan nasıl bir şey olduğunu tahmin edebiliyorum. Görüntü cep telefonuyla çekildiğinden görüntü pek temiz değil, üzgünüm. Yakından oldukça şirin göründüğünden eminim.
Ben büyük bir Ikea hayranıyım. Sadece tasarımlarının ve işletme fikrinin değil, yönetiminin de. Benim "Lovemark"larımdan biri. Ikea, yalnızca böyle vakalar olmasın diye kendi yöneticilerini yine kendi yetiştiriyor ve pazarında oldukları ülkelere yolluyor. Hemen hemen bütün üst düzey yöneticiler İsveçli'dir, ya da İsveç'te eğitimden geçmiş beyaz yakalılardır. Satın alma ve tasarım (bu durumda ar-ge) her sofistike şirkette olduğu gibi yalnızca ana vatanları olan İsveç'te gerçekleşiyor. Çünkü onlar, şirketlerinin kıymetini biliyor ve tüketicilerin zihnindeki imajlarını asla riske atmıyor, onlar için ellerinden geleni yapıyorlar. Devasa mağazalar açıyorlar, çünkü department store ayarında irili ufaklı mağazalara hem sığamazlar, hem de başlarına dikecek adam yetiştiremezler. Yetiştirdikleri o adamlar da ofislerinde oturan adamlar değil, sürekli mağaza içerisinde gezinen adamlar. Sürekli iyileştirme peşindeler. Gerek süreç takibi, gerek müşteri memnuniyeti, gerekse de sunulan hizmet, hepsini bizzat kontrol ediyor, gerekli düzeltmeleri yapıyorlar. Çünkü biliyorlar ki tüketicinin orada yaşayacağı en küçük olumsuzluk bile kendilerine zarar verir. Ve işlerini gerçekten çok iyi yapıyorlar.
Şimdi size sorayım. İşletmelerinin çoğunun motto'su "Satılan mal geri alınmaz" olan bir ülkenin pazarına Ikea yaklaşımı ile girdiğinizde nasıl bir rekabet beklentisi içerisinde olursunuz?
Başarısız Pantene outdoor çalışmasından sonra şimdi de başarılı bulduğum başka bir outdoor çalışması: Ford Ranger
*This is How it Feels, Ford Ranger
"Projenin amacı Ford Ranger'ın zorlu yüzeylerde yaşattığı sürüş tecrübesi. Bu algıyı yaratmak için buzlu, çatlaklı ve çamurlu gibi çeşitli yer döşemeleri hazırlanarak şehrin farklı bölgelerine uygulanmış, bu yüzeylere yaklaşıldığında ise sol altta görülen "This is How it Feels, Ford Ranger" yazan uyarı levhaları eklenmiş. Yolun üzerinden sarsıntı olmadan geçenler Ford Ranger'ın sürüş keyfinin böyle bir tecrübe olduğu algısına kapılıyorlar. Uygulamanın yapıldığı caddelerde hız limiti 10 km/s, dolayısıyla hem sürücülerin güvenliği hem de uygulamanın dikkat çekmesi sağlanmış."
O yolda aracımı sürüyor olsam, böyle bir uygulamanın bende bırakacağı etki büyük olurdu. Olağanüstü bir çalışma.
Geçtiğimiz hafta Caddebostan'da otururken kalabalığın ilgisinin bir noktaya toplandığını farkettik, dönüp baktığımda sırtlarındaki donanımla hem sesli, hem de tepesindeki LCD ekranla görüntülü reklam mecrası haline gelen bu arkadaşları gördüm.
T-Shirt üzerindeki reklamları zaten biliyorduk, alnına yazı yazdıranları, hatta koluna, omzuna ve çeşitli uzuvlarına dövme yaptıranları da gördük, ama bu bambaşka olmuş. Kaplumbağa gibiler, azıcık öne doğru eğildiklerinde LCD'ler gözünüzün içine giriyor.
Çok fütüristik, ama etkisiz. Neden? Konuşulan şey bunu kullanan markalar değil, icadın ta kendisi oldu, ondan. Değişik reklamlar vardı ama şimdi bile hangi markaların reklamlarının olduğu, aralarında bir tek Hürriyet'i hatırlıyorum, onu da sesi çok yüksek olduğu ve sürekli tekrar ettiği için. Videosu da mevcut, onu da gün içinde eklerim.
Ha oldu, ha olacak derken nihayet söylentiler doğru çıktı ve İran ile eşdeğer hızda olan internet bağlantımız, asgari 1mbit hıza yükseltildi. ATCW imzalı reklam filmi, Türk Telekom'un hizmetinin kalitesini bilen benim de içinde bulunduğum bir çok abonenin asabını bozuyor. Halen fahiş fiyat, halen sürekli kopan, dünya standartlarının çok altında, yavaş bağlantı hızları... Tepkiler için buraya...
Müşterilere, yani Türk insanına yaptıkları muameleye, sansür uygulamalarına, kurumsal düzeyde beceriksizliğine ve hantallığına rağmen dünyada eşine rastlanmayacak denli kârlı bir kurum olma özelliği taşıyan Türk Telekom, reklamlarıyla da toplumdaki antipati seviyesini istikrarlı bir şekilde arttırmaya devam ediyor. Zaten ödediğimiz fahiş fiyatlarla çoktan yapılması gereken bu uygulamanın, "hizmet kalitesinin artışı" etiketiyle reklamının yayınlanması sinirleri germeye devam ediyor. Prodüksiyon hakkında ise yorumu size bırakıyorum.
Dipnot:"Tüketici istemezse ADSL'in yanına telefon bağlatmaz" diye bir konu başlığı var, buradaki arkadaşlar sanırım yavaş yavaş sonuç almak üzereler ve Türk Telekom, özellikle harıl harıl devam ettirdikleri ev telefonu reklam kampanyaları yüzünden bu konudan oldukça rahatsız. İlgileneniniz ya da yararlanmak isteyeniniz olabilir.
İnanılmaz. Müşteri olarak memnun olmayabiliriz, firmanın etik değerlerini de tartışabiliriz, ama enteresan olan çalışanların tavrı. Teknosa'daki bu kayıtsızlık, vurdumduymazlık kurum kültürü galiba...
Geçenlerde Alinur Velidedeoğlu “Seçim yasakları elimizi kolumuzu bağladı” demişti. Bu demeç kendini affettirmekten ziyade eleştirilerin dozunu daha da artırdı, zira bir çok insan bu mazereti gülünç buldu. Mediacatonline’da yapılan bir anket sonucu, kendisi hakkında yargıya varıldı.
Aşağı yukarı oranlarsak, görüyoruz ki 10 kişiden 8’i bu gerekçeyi tatmin edici bulmuyor.
Benim görüşüm mü? İletişimcilerin hedef kitlelerine her şartta ulaşması gerektiğini düşünüyor, elimizdeki donanımlarla yasaklara rağmen halen son derece ulaşabilir olduklarına da inanıyorum. Ulaşamayacaklarsa, bu paralar nereye gidiyor?
Yazacak çok şey var ama dikkatimi çeken önemli ayrıntılardan biriyle bitirmek istiyorum; “Televizyon ve radyo mecrasının kullanımına izin verilmediği bir ortamda elimizde gazeteler ve açıkhava kaldı” demiş Velidedeoğlu. Bu demeçten ben, bir “Fikirler şirketi” ortağı olan Velidedeoğlu’nun internet’i halen etkili bir mecra olarak düşünmediğini anlıyorum.
Dizilerden açtık konuyu, devam edelim. Belki ekstrem bir örnek olacak, ama hep düşünürüm, bizim dizilerimiz neden 24 gibi, Dirt gibi, Prison Break gibi, Rome gibi, ya da Heroes gibi olamıyor?
Bütçe herkesin aklına gelen birinci sorun. Kısmen haklılar. Belki değerli senaristlerimiz ve yönetmenlerimiz bu denli açgözlü olmasalar, reklam gelirlerini daha büyük yapımlara yatırım aracı olarak kullansalar, yatırımlarını katlasalar bu sorun (Amerikan dizileri kadar kaliteli yapımlara ulaşılamasa bile) kısmen aşılır ve beklentiler bir nebze olsun karşılanır.
Bir diğeri, senarist sıkıntısı. Özgün bir senaryoya sahip ol(a)mamaktan mı, yoksa farklı bir şey deneyip çuvallamaktan mı korkuyorlar bilemiyorum, ama yerli dizilerimiz birbirlerini sürekli olarak tekrarlıyorlar. Vizyondaki dizilere benzeyeceğime, farklı olup başarısız olmak bana daha makul geliyor.
Ağlamayı sevdiğimizden midir bilmem, ancak TV'de gözyaşının ve trajedinin bu kadar hakim olduğu bir ülke daha varsa o da Brezilya'dır diye düşünüyorum.Burada başka bir sorun ortaya çıkıyor, farklı yapıdaki dizileri Türk insanı benimseyecek mi?
Televizyoncuların en büyük dayanağı bu nokta. Bana kalırsa, "evet tutar!" derim. Elimizde somut örneğimiz mevcut. Seinfeld dengi, halkımızın ortalama mizah yapısına uygun, durum komedimiz Avrupa Yakası başarılı bir örnek. Ekranlardaki (sıkı takipçi değilim, bildiğim kadarıyla) tek komedi dizisi. İlk başlarda biraz Snob'du, sonradan içinde her kesimden insanın kendini bulabileceği bir karakter skalasına sahip oldu. İyi-kötü, orası tartışmaya açıktır.
Yabancı yapımcılar filmlerden çok dizilere yönelmiş durumdalar. Gerek komplike senaryoları 120 dakika içine sığdırmadan doyasıya işlemenin verdiği keyif, gerek korsan yayıncılıkla mücadelede önde olması, gerek TV ile kitleselleşerek çok daha fazla insana ulaşma, gerekse de reklam gelirlerinin sürekliliği ve yüksek kar oranı bu eğilimi kaçınılmaz hale getirdi. Diziler için; -İnanılmaz büyük prodüksiyon paraları harcanıyor (Kiefer Sutherland 24 dizisinin 3 sezonu için 40 milyon dolar aldı), -Promosyonlar yapılıyor, -Merchandise ürünleri üretilip satılıyor, -İnteraktif websiteleri ve fanclub'ları kuruluyor, dizinin bölümlerinde izleyicilerin hoşlanıp hoşlanmadıkları şeyler belirlenip senaryo üzerinde değişikliğe gidiliyor, seyircilerin nabzı tutuluyor, -Web üzerinden reklamları yapılıyor, trailer'ları youtube'a koyuluyor,
En yakında yayınlanacak büyük prodüksiyonlardan Heroes için yapılmış web uygulamalarına bu linkten ulaşabilirsiniz. Aşağıda da Heroes'un geri sayımı için hazırlanan eklentiyi görebilirsiniz.
Yerli dizilerimizin hiç birini takip etmiyorum. Kendimce "gerçekten güzel" diyebileceğim tek dizi ismi verebilirim; İkinci Bahar. Benim için tektir. Elbette başka güzel örnekler mevcut, ancak bu dizi kalitesinde hiç iniş çıkış olmadan, her kitleye hitap etmiş, oyuncu kalitesiyle ve içtenliğiyle Türkiye'de iz bırakmış, eşi olmayan bir dizidir. Filmler tekrar izlenir, ancak bir dizi kendini tekrardan izletebiliyorsa, bence başarılıdır. İkinci Bahar bugün (Prime Time olmasa da) yeniden yayınlanmaya başlasa, bunu başarabilecek dizilerden.
Kışın askerde olduğumdan televizyonda ne var ne yok takip edemedim. Görüyorum ki kaçırdığım herhangi birşey yok. Halen dramalara, ucuz trajedilerin bolca yaşandığı dizileri izlemeye itiliyoruz. Güzel bir aksiyon dizisi yok, macera dizisi yok, kafa kurcalayıcı diziler yok, korku-gerilim-polisiye dizisi yok, en vahimi de, bu gidişle olacağı da yok.
Geçenlerde gördüm ki ATV en sonunda dışarı, sokağa, halkın sesini duymaya çıkmış. Soruyor spiker, TV'deki dizileri nasıl buluyorsunuz diye. Bir tanesi diyor ki; "Hiç gerçekçi değil", öteki "Sıkıldık lüks arabaları ve evleri izlemekten", bir diğeri "Hepsi birbirine benziyor"... Bu video'da, Komiser Nevzat dizisi için yapılmış, fragmanın içinden bir araştırma örneği var. Çok kısa ama, ancak bunu bulabildim.
En sonunda, dedim kendi kendime, birileri sokağa çıkıp insanların ne görüp ne görmek istemediğini umursamaya başladı. Önceden önüne ne koysan yiyen Türk insanı artık bunu tükürüyor. Sürekli ortaya çıkıp yaşam ömrünü pilot bölümleriyle tamamlayan başarısız dizilerden de bu durum açıkça ortada.
Umarım bu araştırmaları gerçekten sonuç verir de, insanlarımız kaliteli, gerçekçi ve en önemlisi farklı yapımlar izlemeye başlar.
Yeditepe lisans ve yüksek lisans mezunu, stratejik planlama ve marka danışmanlığı geçmişi, halihazırda PR & Dijital Pazarlama Sorumlusu... Yenilikçi düşünce vaazcısı, şaşırtmaktan zevk alan, risk sever, hobisi bol, sorunlara gelişim fırsatı olarak bakan, kederlendiği en büyük şey boşa geçen saniyeler olan birisi... Fazlası burada...