10 Ağustos 2007 Cuma

Seçim mi hastalık mı?

ATV ana haber'de bir altyazı; "Avrupa'da 'marka hastalığı' 4-5 yaşındaki çocuklarda ortaya çıkmaya başladı. Araştırma sonuçları ve bizim ülkemizdeki durum az sonra..."

Saçma sapan şeyler izlemeye tahammül edemediğimden haberin çıkmasını da bekleyemedim. Üzerine biraz düşündüm de, bu zaten bir şey değil. İstanbul'da doğup büyümüş bir birey olarak, çoktandır marka seçiciliğim, ya da 'marka hastalığı'm var. Daha küçücük çocukken American Eagle ayakkabılar (hala da dururlar, fotoğrafını koymak isterdim ama neredeler bilmem), Lee pantolonlar giyer, evdeki CK One parfümü çaktırmadan kullanırdım =)

Ben hem bahçede oynayıp mahallede yaramazlık yaparak, hem de evimde o zamanın konsol oyunlarından Sega'larla, Amiga'larla oynayarak büyüdüm. Hamurum biraz eski, biraz yeni yani. Her iki tarafa da biraz yakınım.

O günleri düşünürsek, İstanbul'da bile sokakta reklam yoktu, oynadığımız konsol oyunlarında reklam yoktu, gördüğümüz tek farklılaşma metalci-acidci farklılaşmasıydı. Çeşit azdı, dolayısıyla aldığımız mesaj da azdı.

Bugüne baktığımızda, televizyonun ve oyunların daha da ötesinde, internet gibi bir iletişim ağı var. Artık gençlere, potansiyel müşterilere ulaşmanın en kolay yolu. Mesajını küçük yaşta verip zihinlerde yer edinmen için en büyük fırsat.

Ben American Eagle ayakkabılar giyerken kaç yaşındaydım? Ayakkabının numarasını düşünerek, herhalde 4 ya da 5 diyebilirim. Bilinçli bir seçimden ziyade ayakkabının görüntüsüyle duygusal bir seçim yapmış olduğumu varsayıyorum.
Lee pantolonlar giydiğimde ilkokul'a gittiğimi net olarak hatırlıyorum, çünkü o zaman
herkes Levi's tutkunuydu ve bu yüzden Lee'yi tercih ediyordum.
Artık CK One kullanmıyorum, ama halen en sevdiğim kokulardan biridir ve inanın, şişesini dahi görsem çocukluğumdan beri beni büyüleyen o koku burnuma gelir...

Benim çocukluğumda bile bariz bir seçicilik vardı, şimdiki çocuklar bu mesaj bombardımanı içerisinde yaşarken nasıl olup da marka farkındalığı yaşamasınlar?
Diyeceğim o ki, bence bu.. hastalık, çoktandır vardı. Yalnızca insanlar, bu tip imtiyazlara daha fazla bedel ödemeye başladıklarından rahatsızlık duymaya başladılar.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Kaizen yolunda...

İdris Cin'in blogundan başlayan bir mim dalgası Hüseyin üzerinden bana da ulaştı. Yeterli ciddiyetle ve karşılıklı geribeslemelerle gayet verimli olacak gibi görünüyor. Hüseyin'in blogu için cevapları verdim.

Sıra bende, sorular burada;

1-) Bir okurum olarak blogumu/yazılarımı neden okuyorsunuz?
2-) Bloguma ilk olarak geldiyseniz nasıl bir izlenim ile ayrılıyorsunuz?
3-) Daha önce blogumu okuduysanız nasıl bir beklenti ile tekrar geliyorsunuz?
4-) Bir okurum olarak blogumdan ne umuyor, ne buluyorsunuz?
5-) Siz okurlarıma yazılarım haricinde başka neler sunmalıyım?

Ben kimseyi mimlemiyorum, herkes bana yorum yazmakta serbest!

Ancak yorum yazan arkadaşlar aynı soruları bloglarında da sorup etkileşim içerisinde oldukları kullanıcıları mimlerlerse, Türk blogger'lar olarak büyük bir kaizen adımı atmış olacağız =)
Cevapları bekliyorum!

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Alternatif mecra

Levent Metrocity'deki yürüyen merdiven bantları.













Cep telefonuyla çekildiği için görüntü çok kaliteli değil. Rengi oldukça dikkat çekici, benden önce arkadaşımın dikkatini çekti. Otobüslerdeki tutacaklar gibi kesinlikle kayıtsız kalınamayacak ve dikkat çekici bir mecra, ileride kullanılıp kullanılmayacağını göreceğiz...

7 Ağustos 2007 Salı

Büyük seçim Mc Menüsü

"Mc Donald's kapılarını 05'te açacak" haberini gazetede görmüştüm. Ama ilgimi çeken kısmı haberin detayları oldu.

Bizim de her köşe başında büfelerimiz ve cafelerimiz var. Kimisi kendi çapında markalar, ama neden ulusallaşamadıklarını düşünürdüm.
Çünkü menülerine baktığınızda herşey vardır ve bununla övünürler. Daha fazla satmak için daha fazla ürün menüye tıkıştırılır, komplike menüler yaratılır. Aynı şeyi son yıllarda Mc Donald's ta yapıyor ve menülerine tavuk, salata, vejetaryen burgerler, dondurma gibi alakasız kalemler (şimdi de tahıl ürünleri ve meyveler!) ekli
yor. Kendi tabirleriyle menülerini "Super Size" ediyorlar.

Bazı sorularım var, ve cevabı tek;
Mc Donald's'ın uzmanlığı ne? Mc Donald's'ın en iyi yaptığı şey nedir? İnsanlar Mc Donald's'a ne yemeye gider? Mc Donald's denince akla ilk gelen ürün nedir?

-Hamburger ve türevleri (Cheeseburger, Big Mac vs.)

Ben tavuk yemek istediğimde Kentucky'e, pizza istediğimde Pizza Hut'a, dondurma istediğimde Ali Usta'ya giderim. Kahvaltı etmek istediğimde de, simitçilerden birinde çay-poğaça-simit üçlemesiyle kahvaltı edeceğim.


Yeni hammaddenin üretimi ve satın alımı, işlenmesi, dağıtımı, istiflenmesi, servisi derken, maliyetler artıyor. Büyük çoğunluk hamburger için geldiğinden, menüdeki yeni ürünlerin satışı var-yok arası oluyor ve bu yüzden zarar ediliyor.

Mc Donald's bu konuda çok zarar etti, ama halen niye ısrar ediyor? Yalnızca Mc Donald's değil, hemen her restoran zinciri aynı hataya düşmekte. Pizza Hut'ın menüsünde tavuk kanadı görebiliriz örneğin.

Kendilerini sıradan restoranlardan-cafelerden bu denli farklılaştıran ve marka imajlarını uzmanlıklarıyla inşa eden bu şirketlerin, geldikleri noktalarda böyle yanlış atılımlar yapmalarını
hayretle izliyorum.


Hazır konu açılmışken bir de konu dışı hatırlatma yapayım, Cnbc-e'de bu akşam çok
eğlenceli bir belgesel-film var; Super Size Me.
Filmin claim'i "Yemek yeme alışkanlıklarınızı sonsuza dek değiştirecek!". Bu belgesel bende gerçekten etki yarattı, izlemenizi tavsiye ederim.

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Şehir Planlama(ma)sı

Pazarlama kariyerim esnasında, gerek önüme gelen araştırmalarda, gerek girdiğim focus group'larda gerekse de bireysel sohbetlerimde kesin netlikte öğrendiğim bir şey varsa, o da Türk insanının "arıza yoksa sorun da yoktur" motto'su oldu.

Antik Roma'da geliştirilen ilk su kanallarından bu yana asırlar geçti. Onlardan kalan su kanallarını halen bazı yörelerde görebiliriz. Ancak bizim su kanallarımız 10 sene bile dayanmazlar.

Ankara'nın belediye başkanı Melih Gökçek'in şu sıralar susuzlukla başının dertte olması ve eleştirilmesi son derece normal. Su, sadece bu sıcaklarda değil, büyük şehirler için her zaman en çok ihtiyaç duyulan şey olmuştur.

Ben mühendis değilim, ancak şehrin -öncesinde defalarca yapılan ciddi uyarılara rağmen önlem alınmayarak yaşatıldığı- susuzluğuna çözüm önerisi olarak "Ankara'lılar birazcık şehir dışına gezmeye gitsinler" diyecek kadar, ya da tasarruf için şehir suyunu günaşırı açıp kapatacak kadar sığ fikirli de değilim.

Bu sıcak havalarda içinden su geçmeyen borulara ne olur, kesinti sonrasında aniden su verilinc
e borularda basınç, ısı değişimi, buharlaşma vs. herhangi bir arıza oluşturur mu? "Bunları nasıl düşünemezler?" diye kendi kendime sorarken, sorumun cevabı kafamda şekillendi.

Nitekim olan oldu, zaten yetersiz olan Ankara altyapısı dayanamadı ve patladı. Şehrin 1 günlük suyu caddelerde şelale misali çağladı.

Gerek politikacılar, gerek şirket yöneticileri, gerekse birey olalım, bizim yapımız bu. Proaktif değil, reaktif davranıyoruz, herşeye cevap vermeye hazırız, ancak çözüm üretmekten
oldukça uzağız.

Az önceki sorumun cevabına gelince; Biz kim oluyoruz da Melih Gökçek'i bu kadar çok eleştirebiliyoruz?
Arabamızdan garip sesler gelse de bizi yolda bırakmadan servise götürme eğilimi olmayan toplum olarak, ondan çok mu farklıyız sanki?

Hiç sanmıyorum.

5 Ağustos 2007 Pazar

Küçük detaylar...


Evleri güzelleştiren iki unsur olduğuna inanırım.

Birincisi
, azlık. "Less is more" diye boşuna dememişler.






İkincisi, içinde kullanılan küçük, kimselerin alırken uyumunu, tarzını, kalitesini ya da fiyatını umursamayacağı aksesuarlar. Duvar saati, çöp kutusu, raf, bardak altlıkları, hatta bazı mobilyalar...

Fotoğraf çerçevelerine ilgim farklı tasarımları keşfettikçe başladı ve eBay'de dolanırken çok çekici tasarımları olan bir markaya rastladık.

Umbra 75 ülkede faaliyet gösteren, Amerika menşeili, ev aksesuarları üreten bir firma. Hikayemiz aynı, 2 girişimci kafadar insanların her gün gördüğü ürünleri geleneksellikten uzaklaştırarak yeniden tasarlıyor, farklılaşma büyümeyi getiriyor. Şu an 30 designer ve 650'yi aşkın çalışanlarıyla daha da yayılmaktalar. Tasarımları da oldukça çarpıcı.

Geçenlerde aldığım fotoğraf çerçevesinden sonra favorim bu
havlu tutacağı oldu. Detaylarını fotoğrafın üstüne tıklayarak görebilirsiniz.

4 Ağustos 2007 Cumartesi

The Simpsons Movie


Aslında Simpson'ların hayranı değilim. Ama CNBC-E'de rastladığımda da kaçırmam. Eh, bu kıtlıkta da gidilesi daha iyi bir film olmadığından vizyona girdiği hafta deneyelim dedik, ancak bulunduğumuz yere en yakın sinemada altyazılı gösterim olmayınca vazgeçtik. Günler geçti, yine aklıma Simpson'lar geldi. Elime gazeteyi alıp bir baktım ki altyazılı gösterimin yalnızca tek sinemada olduğunu gördüm.

Ne büyük saçmalıktır ki, İstanbul'da Kanyon haricinde başka sinemalarda altya
zılı gösterimi yok. The Simpsons'ı sıradan bir "çizgi film" olarak konumlandırıp (ya da algılayıp), hedef kitleyi 6-15 yaş çocuk grubu olarak belirleyerek hemen her sinemada Türkçe dublajlı yayınlamak nasıl bir mantıktır ben anlayamadım.

Hadi, oldu da filmi getiren şirket ve çalışanları Simpson'lardan bi haber, dağıtım yapılırken etraflarında kimse çıkıp ta "yahu bunu Türkçe gösterime sokarsanız hem filmin bütünlüğünü bozar hem de gişe hasılatına sekte vurursunuz" demedi mi?

Ben şaşırdım kaldım doğrusu. Türkçe fragmanı izledim ve seslendirmeyi hiç beğenmedim. Sırf Homer'ı Türkçe dublajlı olarak duymak istemediğimden bu filme gitmiyorum. Kalkıp Kanyon'a da gitmeyeceğim için DVD'sini beklemek en mantıklısı olacak.




Bu arada, yurt dışında film için sinemalarda yapılan uygulamaları çok beğendim. Buralarda ise hiç bir şey göremedim, ama Türkçe dublaj diye kaş yapayım derken göz çıkartan bir şirketten bunu beklemek fazla olur gibi...

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Plastik Cerrahi'de gerilla

Böyle olur =)


Bazı bayanları gücendirebilir belki, ama dikkat çekicilik 10 üzerinden 10!

Farkındalık yaratmak adına yapılmış, ancak hedef kitle kim? Kadınlar zaten gayet farkında. Bence oldukça erkek için görünüyor...

31 Temmuz 2007 Salı

Sahici müşteri memnuniyeti

Bu sabah Göztepe Midi Tansaş'tan karpuz aldım. Kasadan geçirdikten hemen sonra arkadaşımla torbaya koyalım derken dalgınlığımız ve aceleciliğimiz yüzünden torba yırtıldı ve karpuz yere düşüp patladı.

Bir süre patlayan karpuza boş boş baktıktan sonra aldığım diğer ürünleri poşete koydum ve marketten dışarı çıktım. Aldıklarımızı arabaya koyarken güvenlik görevlisi gelip karpuzun iadesini ya da yenisini isteyip istemediğimizi sormadı, gelip bu seçimi yapmamız konusunda bizi uyardı.

Markete tekrar girip aldığım kiloda bir karpuz seçtik, yeni seçtiğim karpuz 700 gr. daha az geliyordu ve kasaya gidip iade almamı ya da aldığımdan ağırını vermeyi teklif ettiler. Şaşkınlıkla teşekkür edip çıktım.

Her yerde böyle mi bilmiyorum, sanmıyorum da. Tansaş bu "müşteri memnuniyeti" ilkesine iyi takmış gibi. Kendi kabahatleri ya da ayıpları değil, karpuzu değiştirmek zorunda da değiller çünkü tamamen bizim dikkatsizliğimiz, marketten çıkıp arabaya binmek üzereyken de yakalayıp çözüm önerilerinde bulundular...

"Helal olsun!" diyorum.

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Pop müzikte pazarlama iletişimi

Geçenlerde TV'de, Erol Köse'nin "Pop müzik pazarlaması" hakkındaki demecini Göze'yle birlikte izledik. Erol bey, bu piyasada işin gurusu sayılıyor olacak ki, kendisine atfedilen övgülerle dolu dış sesten sonra kendisinden şu sözleri, altı çizili renkli yazılar eşliğinde aldık;

Madde 1:
İlk olarak kadını soyuyoruz. Bu iş soyunmadan olmuyor. Kadını soyacağız.

Madde 2:
Bir polemiğin ya da kavganın içine sokacağız. Gündemde olan başka bir sanatçıyla kafa kafaya vurduracağız, yok olur mu öyle şey, ayıp falan diyenler olur, onları eninde sonunda yola getirir ikna ederiz. Yoksa nasıl gündemde kalırız? Hem size malzeme oluyor, hem de bizim işimize geliyor.

Zaten ne yaptığınız ortada da, bari bunu bu denli arsızca söyleyip, "pazarlama", "imaj yönetimi" ya da "iletişim çalışmaları" gibi adlandırmayın.

İmaj yönetimi kadınları çıplaklaştırmak,
İletişim çalışmaları kuduz köpekler gibi sağa sola saldırıp kulvar içi - kulvar dışı kimselere çamur atmak,
Pazarlama'da bu yelpazedeki faaliyetlerin tümüyse, ben hangi mesleği yapıyorum?

28 Temmuz 2007 Cumartesi

Sütaş Parade

Sütaş ineğini sevmiyorum ve ondan kurtulmayarak yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Fakat bu sefer 12'den vurdular.

Cow Parade ana sponsoru olmak çok iyi fikir. Daha iyi oturamazdı, inek bu sefer işe yaradı gibi...

http://www.cowparade-istanbul.com/

27 Temmuz 2007 Cuma

Allah akıl fikir versin...

Zekiliğin kriteri nedir? Daha komplike matematik işlemleri çözebilmek mi, birden fazla dil konuşmak mı, sanatta yetenek mi, yoksa sosyal nezaket kurallarına aşırı hakimiyet mi? ,
Bence düşünebilmektir...

İnsanların yeteneklerinin değiştiğinin taaa lisede farkına varmıştım. Lise yıllarımda aklım başka yerlerdeydi, kimin değildi ki? Dolayısıyla okulda da son derece başarısızdım. Fakat başarılı olan arkadaşlarımla kendimi kıyasladığımda, aslında onlardan fikren daha donanımlı olduğumu gözlemlemiştim. Bu, tam da sistemde bir dengesizliğin olduğunu kavradığım ilk an oldu.

Bugünlerde büyük bir televizyon mucizesi ekranda; Güzel ve Dahi. 2007 yazına damga vuran belki de tek program. Herkes onu konuşuyor, herkes yorumlarda bulunuyor, herkes taraf tutuyor... Bu tip programların yayılma prensibi zaten viral, ev kadınları mecrasıyla WOMM yapmak suretiyle yayına girdiği 3 hafta içerisinde milyonlarca insanın dillerine dolanmış durumda.

Show TV yine 12'den vurdu. Ancak, yarışmanın formatına sadık kalmak yerine halkımızın beğenisine göre modifiye ettiği bu programa katılan "seçmece"lerin, ülkemizde ayrımcılığın en âlâsını gören kadınlarımızın istikrarlı bir şekilde yükselen imajına ve itibarına gerçekten zarar verdikleri apaçık ortada. Bir de özel üniversite - devlet üniversitesi tartışması ortaya atıldı ki, akıllara zarar. Halbuki ne özel üniversiteleri savunanların kalitesi, ne de devlet üniversitelerini savunanların kapasitesi bu muhakemeyi yapmaya yeterli.

Ben de programı yakaladığımda takip ediyorum. Gördüğüm kadarıyla
"Dahi" diye nitelendirilen oğlanlar eğitim almış, sosyal fobileri olan şaşkın tipler. "Güzel" diye nitelendirilen kızlar da bir çoğumuzun güzellik kavramını değiştirecek nitelikte, cahil ve en kötüsü de öğrenme isteği olmayan, kendini bilmezce kibir sahibi insanlar. Öyle ki;

-Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu tarihi,
-TBMM'nin açılış tarihini,
-Dünyada kıyametin koptuğu Bağdat'ın hangi ülkenin başkenti olduğunu (ya da artık olmadığını),
-Hırvatistan, Çin Halk Cumhuriyeti adında ülkeler olduğundan bi haber,
-İstanbul'a komşu İ ve Z harfleriyle başlayan ilin İzmir ya da İznik olduğunu düşünen bu kızlarımız, 8 yaşındaki kuzenimin bile sorularla beraber eşzamanlı olarak bu cevapları veremediklerinde olanca pişkinlikleriyle "bunları bilmek zorunda değiliz" diyebiliyorlar.


Videodaki şaşkın oğlan da "düşünseydi bulurdu" diyor. Bence 1000 yıl düşünse gene bulamaz =) Bu görüntülerden sonra kendi aralarında birbirlerine "gerizekalı" etiketi yapıştırıp önce ağlıyor, 10 dakika sonra da tekrar gülüp oynayabiliyorlar. Ee, ne diyelim;

Sathi insanlar kolay sağalır, bir yastığa ne kadar yumruk atsan çürütemezsin.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

People in Need

Bir yardımlaşma kampanyası, çalışmalar oldukça çarpıcı...




Artık harcamalarımızı yaparken, lükslerimizi "ihtiyaç" diye isimlendiriyoruz. Neyin ihtiyaç olduğunu gerçekten iyi anlatılmış. Bu susuzlukta benim en çarpıcı bulduğum dördüncü ilan oldu...

24 Temmuz 2007 Salı

Bitmeyen istekler

Geçenlerde bir İK sitesinden mailime gelen bir ilan. Firma adı elbette ki tarafımdan sansüre kurban gitti. Bozmadan aynen aşağıda;

"pazarlama

İşin Tanımı
Mümessillğini yaptığımız bir italyan firma adına tanınmış mimarları ve inşaat şirketlerini ziyaret edecek, ürün tanıtımı yapacak, projeleri takip edecek mümkün ise mimar olması tercih edilen bir müşteri temsilci aranmaktadır
Aranan Nitelikler
* mecburi italyanca bilen
* tercihen 2. dil ingilizce
* oto ehliyetli (faal olarak kullanan)
* tercihen avrupa yakasında ikamet eden
* ofis programlarını kullanan
* prezentabl
* tercihen bayan"


Müşteri temsilciliği alanında kariyer yapacak bir mimar. Kendisi aynı zamanda İtalyanca bilecek ve Avrupa yakasında oturacak. Pek gerçekçi görünmedi bana.

Bu tip ilanlara rastlayınca hep aile şirketlerinin başındaki kimselerin işe alım süreçleriyle bizzat ilgilendikleri izlenimine kapılıyorum. Bir İK profesyonelinin böyle bir ilanı, yayınlamayı geçtim, yazabileceğini dahi düşünmüyorum.

Şaka gibi ama, 2003 senesinde MS Office 2000 için 5 sene tecrübe arayan bir şirketin ilanını görmüştüm. Başkalarının dikkatini de çekmiş olacak ki ilan internette epey bir süre mizah içerikli bir mail olarak dolaştı durdu.

Sorun, tam olarak ne istediğimizi anlatamamak olduğu gibi, zaman zaman aşırı isteklerimiz de olabiliyor. Bu istekleri dile getirirken de saçmalamakla spesifik olmak arasında bir yerlerde durabiliyoruz. Saçmalayanlarda 1 numara gereğinden fazlasını isteyen "patronlar".

Türk işverenleri bu işi yavaş yavaş profesyonellere bırakmaya başladıysa da, eminim ki bir süre daha "3 yabancı dili akıcı konuşan muhasebe elemanı", "yüksek lisans yapmış santral operatörü", "CCNA bilen overlokçu" gibi absürd ilanlar görmeye devam edeceğiz gibi gözüküyor.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Bırrrr tadında reklam

Coca Cola'nın yeni reklamını beğenmeyen birine rastlamadım. Çok eğlenceli olmuş. Tebrikler.