18 Kasım 2007 Pazar

Starbucks TV reklamı

36 başarılı yıldan sonra Starbucks, "her köşe başında bulunmak" misyonunun bedelini Amerika'da, pazarını doygunluğa ulaştırarak olarak ödedi. Mağaza başına satışlarda yaşanan %1'lik düşüşün şirket hisselerinde %6'lık değer kaybına girmesi, Starbucks'ı ürkütmüş olacak ki geçen hafta ilk kez TV reklamları ile kampanyalarını desteklemek zorunda kaldılar.

Starbucks bugüne kadar TV'de reklam yapmadan büyümeyi başaran markalardan. CEO Jim Donald TV reklam kampanyası sayesinde daha geniş kitlelere ulaşmayı hedeflediklerini belirtmiş.

TV reklamından görüntüler aşağıda, kendisi ise burada.


İzledim, ancak bende Starbucks'a gidip bir ziyaret etme, sıcak bir şeyler içme isteği uyandırmadı. Daha geniş kitlelere hitap etmek adına? Hiç bir şey yok.

Bende mi yanlış bir şeyler var, yoksa gerçekten başarısız mı?

Fikir:
"Keşke gerilla uygulama düşünselerdi" dedim kendi kendime, kışın sıcak bir içeceğin sunulması için daha uygun bir mecra düşünemiyorum. İçildiğini görmeyi geçtim, sıcak bir içeceğin kendisini görmek bile insanın canını çektirerek, satın alma konusunda harekete geçirmeye yeterli olabilir. Yanılıyor muyum?

16 Kasım 2007 Cuma

Tıkırdatanlar ve Dinleyenler

Elizabeth Newton 1990 yılında basit bir "role-play" üzerine yaptığı çalışmayla Stanford Üniversitesi'nden doktora ünvanı almış. Çalışmada insanlar "Tıkırdatanlar" ve "Dinleyenler" olarak iki gruba ayrılmış.

Tıkırdatanlara en iyi bilinen şarkılardan bir liste sunulmuş (Mutlu yıllar sana vb.) ve bu şarkılardan birini seçerek parmaklarıyla ritim tutmalarını, dinleyenlere şarkıyı tahmin ettirmeleri istenmiş.

Bu deney boyunca 120 şarkı parmakla çalınmış, dinleyenler şarkıların yalnız %2.5'ini bilmiş; 120 taneden 3'ünü.

Peki bu deneyde doktora aldıracak kadar önemli olan neydi? Açıklayım;

Tıkırdatanlar her 40 mesajdan ancak birini iletebilmiş olmalarına rağmen, her iki mesajdan birini iletmekte olduklarını sanıyorlarmış. Nedeni ise, tıkıdrdatan rolündeki insanın parmaklarıyla ritim tutarken, kafasının içinde o şarkıyı duyması.
Dinleyenler anlamaya çalışırken, tıkırdatanlar, dinleyenlerin melodileri bilememesini hayret içerisinde Oysa dinleyiciler mors koduna benzeyen kopuk tıkırtılardan başka hiç bir şey duymazlar.

Tıkırdatanlar şarkıyı parmaklarıyla çalarken, dinleyenlerin bir şarkı değil de kopuk kopuk tıkırtılar duyduğunu hayal edemezler...

Bu metni Dan&Chip Heath kardeşlerin "Made to Stick" adlı kitabında okudum. Girişimcilik konularının ağırlıkla işlendiği kitaptaki bu metin, bana pazarlama iletişimi'nde yapılan en temel hataları da anımsattı...

Aslında, pazarlamacıların bir çoğu, tıkırdatanlara benzemiyor mu?

13 Kasım 2007 Salı

Konumlandırma


Şu sıralar ev-iş arası yolda Al Ries ve Jack Trout'un "Positioning: The Battle for Your Mind" adlı kitabına yeniden göz atıyorum. Elimdeki 1981 baskılı klasiğin üzerinde Jack Trout'un da ıslak imzası bulunmakta.

Kitapta okuduğum bir cümle, başarıya ulaşan, yerinde sayan ya da başarısızlığa uğrayan vakalardan oluşan
"Kurumsal kimlik şakaya gelmez" ve "Dünyaya açılan şemsiye" yazılarındaki temel problemi aklıma getirdiği gibi, yapılması gerekeni çok ta güzel özetlemiş;

"In communication, as in the architecture, less is more. You have to sharpen your message to cut into the mind."*

*Tıpkı mimaride olduğu gibi iletişimde de, az, çoktur. Mesajınızı, zihinleri şekillendirebilecek kadar sadeleştirmelisiniz.

11 Kasım 2007 Pazar

Dünyaya Açılan Şemsiye - Celal Birsen

Bir plajda güneşten bunaldığımızda altına sığındığımız, yağmurlu bir günde altında oturup çayımızı kahvemizi içtiğimiz, ya da bakkaldan dondurma alırken altında durduğumuz şemsiyelerin hemen hemen hepsinin tek bir üretici tarafından üretildiğini ve markasının Celal Birsen olduğunu kaçınız biliyor?

Askerliğim esnasında bir subayın yüksek lisans projesini yaparken öğrendim Celal Birsen ismini. Okuduğum metin, masalsı bir başarının vakasıydı. Yakalanan başarı bende markaya karşı bilinirliğin yanı sıra bir de sempati oluşturdu diyebilirim.

Vakayı okuduktan sonraki farkındalıkla altında durduğum, yolda gördüğüm şemsiyelerin markalarına dikkat etmeye başladım. İşte oradaydı, Celal Birsen. Daha sonra markalarını, mağaza ve department store vitrinlerine yapıştırılmış "Celal Birsen şemsiyeleri burada satılmaktadır" yazılı stickerlarda görmeye başladım. Belki çoktandır vardı da ben yeni farkına varıyordum, bilemiyorum.

Geçen Cuma akşamı bir Boyner mağazasında dolaşırken bu küçük köşe standları Göze'nin dikkatini çekti.



Boyner'de bu şık standlarla köşeleri kapmanın yanı sıra, işin en hoşumuza giden kısmı şemsiyelerin rastgele değil, ilgili ürünlere göre yerleştirilmesi oldu. Kadın spor giyim reyonunda daha renkli, portatifliğe önem verilmiş ve zarif tasarımlar yer alırken, Erkek giyim ve takım elbiselerin satıldığı reyonlarda kıyafetlere göre uygun, üzerlerinde "premium" yazan daha ciddi, koyu ve sofistike tasarımlı şemsiyeler mevcuttu.



Mağaza içerisinde herhangi bir köşede bütün ürünleri sergileyerek işin kolayına kaçmak varken böylesi bir yaklaşım sergilemeleri, marka Celal Birsen olduğundan beni fazla şaşırtmadı. Mağaza içi iletişim öğeleri kullanılmıyor, ancak standların iki üç tanesini atlasanız bile ilgili olduğunuz reyondaki ürünlere bakarken ilginizi çekebilecek başka bir stand karşınıza çıkıyor.



Bilinirlik ve prestij açısından mağazaya kesinlikle evet, ama satış için department store'larda bu şekilde yayılmak Celal Birsen mağazası açmaktan daha etkili olmalı.

9 Kasım 2007 Cuma

Esen Boru



TV'de başka bir versiyonunu gördüm. Kocaman adamların "boru" ile bu denli övünmeleri ve dinlerken algılanan "alt metinler" bana çok gülünç geldiği için paylaşıyorum.

7 Kasım 2007 Çarşamba

Kurumsal kimlik şakaya gelmez

Bir de yerli işletmelerimiz bunu anlayabilse!

İsot Lahmacun, kendi yağında kavrulmaya ve "Türk işi fast-food" pazarında kendisine yer edinmeye (vizyon muhtemelen 1 numara olmaktır diye düşünüyorum) çalışan bir işletmemiz. Detaylı bilgiye b
uradan ulaşabilirsiniz.



Bu fotoğrafı, yemek için çıktığım bir öğlen İçerenköy Carrefour'da çektim. Karakter bende çağrışımdan fazla etki yarattı...



Bunlar tehlikeli sular. Bir karakterden esinlenmek olur, ancak birebir kopyalamak?
Haydi bana "kötü düşünüyorsun" deyin. Sonra da (fotoğraf kalitesi için üzgünüm) gözlere, kirpiklere, buruna, dişlere, ağıza, kollara, bacaklara, hatta ayakkabılara bakın diyorum.

Apaçık belli ki ya tanıdık vasıtasıyla yapılmış bir hayır işi, ya da uyanık yerel bir ajansımız karakteri direk olarak "çakmış". İkincisi zayıf bir ihtimal olsa dahi bunu anlayabilirim, ancak Sponge Bob gibi popüler bir karakteri kullanmak bana paraşütsüz atlayış yapmaktan beter geldi.

Firma da zaten bu konuda bir sıkıntı yaşamış olsa gerek, yeniden uyarlanmış benzer bir karakteri kullanmaya karar vermişler. Ancak, yine bir tutarsızlık sergiliyorlar...



Şimdi İsot'un karakteri buradakilerden hangisi? Ben altında "En şirin acı" sloganı olan ilk görseli daha fazla göz önünde buldum. Ancak, bir de bizi selamlayan şef karakteri mevcut. Belli ki İsot Lahmacun halen işin içerisinden çıkamamış. Kuruldukları 1996 yılından bu yana 12 seneye yakın süre geçmiş olmasına rağmen halen kendilerine bir kurumsal kimlik oluşturamamış olmaları beceriksizlikten mi yoksa bunu ciddiye mi almadılar bilemiyorum, ancak üzücü olduğu aşikar.

Ben ikincisi diyorum. Türk şirketleri, üzülerek söylüyorum, ürünün/hizmetin iyi olmasıyla satışların-büyümenin doğru orantıda büyüyeceğine inanarak üretim süreçlerine daha fazla değer verirken, kendi ismini cilalamak konusunda aynı özeni göstermiyor. Sonuçta böyle acaip, ortada kalmış, sahipsiz ya da kimliğini bulamamış işler görüyoruz. Kişisel düşüncem, İstanbul'da en iyi lahmacunu yiyebileceğiniz yerlerden birinin İsot olduğudur, ancak biraz daha pazarlamanın üzerine düşülse kendini daha fazla geliştirecektir.

Ben İsot Lahmacun'a lahmacun yemek istersem giderim. İsot Lahmacun'un menüsüne bakalım neler var;
-Lahmacun,
-Dürüm ve kebaplar,
-İçli köfte,
-Çiğ köfte,
-Pide,
-Künefe.

İçli köfte ve çiğ köfte aperatif olarak kalabilir desek (ki bence kalmasın), künefe de tatlı niyetine tutulsa, gerisi fazlalık olmuyor mu? Pide'nin, kebapların, firmanın ismi "İsot Lahmacun" ise o menüde ne işi var?

Kategorileri genişlettikçe markanın zihinlerde yarattığı algı zayıflıyor.
Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, ben İsot Lahmacun'dan yalnızca lahmacun yiyeceğim.
Kebap mı? "X Kebap" isimli herhangi bir yer her zaman bana daha cazip gelecektir.

Tüketici de böyle düşünüyor! Şirketler uzmanlık alanlarını (özellikle de kurum olarak isimlerinde) belirtmişlerse kendi işlerine bakmalılar, diğer işleri de diğerlerine bırakmalılar.

Benzer yaklaşımı Hacıoğlu Lahmacun'da yapıyor, menüsünde et döner, piliç döner ve kahve olan bir "lahmacuncu" olarak faaliyet gösteriyor. Kahve içmek istesem, tercihim Kahve Dünyası ya da Starbucks olacaktır.
Menüyü daraltmak varken, genişletmek ve operasyon maliyetlerini artırmak niye?

Madem konu restoranlardan açıldı, bir de şu linkteki zincirleşme çabasındaki restorana göz atmanızı tavsiye ediyorum. Bu "Dönerci Ali Efendi" İçerenköy'de gözüme çarpmıştı, çok yeni bir şirket, henüz web sitesi dahi yok (olması lazım!), içeri girip menü'süne göz attım, operasyonunu, konumlandırmasını ve kurumsal kimliğini beğendim ve "Evet, burası dönerci" dedim. "Unrelated" tabir ettiğimiz hiç bir şey menüde mevcut değil.
Sonradan öğrendim ki üniversite'den aynı dersleri aldığımız bir arkadaşımın şirketiymiş. Kendisiyle şirketin kurumsal kimliği konusunda bir sohbet yaptık, bugüne kadar yaptıkları, aldığı kararlar ve gelecekle ilgili düşünceleri oldukça olumluydu.

Aslında bugün McDonald's gibi bir dev bile aynı hataya (ya da aç gözlülüğe) kapılıyorsa, operasyonlara kıyasla taş devrinde olan yerel işletmelerimiz neden yapmasın diyebilir, işin kolayına kaçabiliriz. Bu kuşakla belki zor ama, benim kuşağım bazı şeyleri değiştirebilecek gibi görünüyor.

5 Kasım 2007 Pazartesi

Dalya

Blogumu takip eden tüm arkadaşlar;

Blog yazmaya başlayalı aşağı yukarı 4 ay oldu ve bugün itibariyle 100.yazımı yazdım. Uzun zamandır aklımda olan bir kaç şeyi herkesle paylaşmanın vakti geldi diye düşünüyorum;

1-Blogumun tasarımını sade tutmaya özen gösteriyorum. Tasarımı reklamlarla ve benzeri müdahalelerle mümkün olduğu kadar kirletmemeye çalışacağım. Öte yandan, tasarım aracı olarak yalnızca blogger kullanıyorum. Dolayısıyla formata müdahale imkanım sınırlı. İsteğim sayfayı her çözünürlükte standart boyutta gösterebilmek. Bunu zaman içerisinde bir şekilde aşmaya çalışacağım.

2-Bir domain almak istiyorum, ancak nereden ve nasıl gibi soruların cevaplarına sahip değilim. Ayrıca, domain ismi konusunda da karar vermem gerekiyor. Önerilere açığım.

3-Yabancı ülkelerden de ziyaretler oluyor. Dolayısıyla blogumu İngilizce olarak ta yayınlamak istiyorum. Ancak yazıların altına İngilizce eklenti yapmak yerine bir buton vasıtasıyla İngilizce versiyonun gözükmesini istiyorum. Bunu mevcut domain üzerinden nasıl yapacağımı henüz bilmiyorum.

4-Blogumda yazdığım yazıları periyodik olarak e-book olarak yayınlamak istiyorum (100 yazıda bir e-book gibi). Gerekli altyapım hazır ancak beklenmedik sorunlarla karşılaştığımdan bunu şimdilik yapamayacağım. Şimdilik eski yazılarıma ulaşmak için sol kolondaki (önceki yazılar) bağlantılarına tıklayıp istediğiniz konu başlığına ulaşabilirsiniz.

Tüm yazılarıma olduğu gibi bu konularda da önerilerinize, yorumlarınıza ve desteğinize her zaman açığım. Takip eden herkese sevgiler...

Eren

Farklılaşma üzerine...

Bu sabah İstanbul'da orta şiddetli yağış var. Sabah işyerime gitmek için vapura, oradan da otobüse biniyorum. İndiğim durakta bir üstgeçit, geçitten karşı yola geçene kadar gördüğüm 10 tane tezgah, 9 tanesi renksiz, tarzsız, sıkıcı, fiyatı 3 ila 10 lira arasında değişen şemsiyelerden satıyor.

Aralarında yalnızca bir tanesi naylon ancak renkli, daha şık görünen şemsiyelerden satıyor. Ben yanlarından geçerken 2 kadın kendileri için şemsiye beğenmekteler... "Farklılaşmak!" diyorum içimden, "diğerleri yalnızca beklerken, satış yapan tek şemsiyeci".
Diğerlerine bakıyorum, bir iki tanesi haricinde hiç birisi ellerindeki ürüne dikkat çekmek için bağırmıyor, çünkü biri bağırınca hepsine insan çekiyor, zira hepsi aynı şeyi satıyor.
Merak ediyor ve yine kendi kendime "Acaba diğerleri bu manzarayı izlerken nedenini sorguluyorlar mıdır?" diye düşünüyorum. Aynı oynunun defalarca kez sergilendiğini tahmin edip cevabımı alıyorum.

Bir de benim gibi şemsiye taşımayı sevmeyen insanlara bere, şapka, yağmurluk satmak gibi alternatif çözümler üretmek var, ama önce şu temel "farklılaşma" yaklaşımını bir benimseyebilsek...

3 Kasım 2007 Cumartesi

LC Waikiki ve Viral Pazarlama'nın karanlık tarafı

Dünya üzerinde icat edilen her şey gibi, pazarlama öğeleri de (kötü yanlış kelime olur) etik olmayan amaçlara hizmet etmek için pekala kullanılabilir.

Eskiden rakiplerinin adından söz etmeden onları kötüleyen reklamları izleyince şaşırırdık. "Vay bee, cidden bu sefer saldırmış" derdik. Bir süre bunu gazetelerde yaşadık, daha aklım bu işlere ermezken Sabah ile Hürriyet arasında manşetlerden çamur atma furyası vardı, hem de birbirlerinin isimlerini haykırarak yapıyorlardı bu işi, net olarak hatırlıyorum. Hani kuponla tencere tava dağıttıkları, tam sayfaların kuponlarla dolu olduğu zamanlar...

Pazarlama evrim geçirdi, elbette "çamur at, izi kalsın" şeklindeki yaklaşımlar da tarz değiştirdi. WOMM'un ve benzer mecraların ne kadar etkili bir güç olduğunu farkeden (akıllı değil) "uyanık" pazarlamacılarımızın, bunları negatif yönde kullanmaya çalıştıkları bir döneme girdik.
Örnek mi? Kimden geldiği belli olmayan mail furyaları ile şirket kötüleyen ya da şikayet eden metinler mutlaka elinize geçmiştir.

Haberi aldığım kaynak Ekşi Sözlük oldu, Leyla Zana'nın LC Waikiki'yi satın aldığı söylentisi mail yoluyla viral olarak yayılmış ve Ekşi Sözlük'te de yerini entry olarak bulmuş (tabi ki haklı
olarak entry silinmiş), ben de okudum ve gerçekliği şüpheli, söylentiden ibaret olan bu konu hakkında fazla düşünmedim.

Messenger'da alttaki reklam metinlerine pek takılmam, ancak LC Waikiki adını son bir kaç günde tekrar duyunca algıda bir seçicilik durumu oldu ki, yazı gözüme çarptı.


LC Waikiki takdir edilecek kadar büyük bir esneklik ve hızla MSN Messenger'a kadar ilan vererek internet kullanıcılarını iddianın asılsız olduğu konusundaki kamuoyu duyurusuna yönlendirmekte geç kalmamış. Bir Türk firması, başına gelen krize karşı aynı mecra üzerinden kriz yönetimi nasıl yapılır gösteriyor.

Umuyorum LC Waikiki bu asılsız iddia'yı ortaya atan kimseleri ortaya çıkarır ve yargı da cezalarını en kısa zamanda infaz eder. Marka yaratmak, onu yok etmekten çok daha zordur. Dileğim, davada yalnızca ticari itibar kaybı ve finansal zarar dışında, buradan ekmek yiyen ve emek vermiş bütün insanların kaderiyle oynandığı gibi manevi kavramlar da göz önünde bulundurulur ve sanıkların cezaları ona göre biçilir.

Kara mizah yapmak isteyen buraya bir bakabilir. Öte yandan, her duyduğumuza bu kadar kolay inanmamız gerçekten üzücü...

1 Kasım 2007 Perşembe

Arçelik ve Siemens'in tek tuş savaşı

Geçtiğimiz günlerde Arçelik'in tek tuşlu bulaşık makinesi icat ettiğini duyurmuştum. Fatmanur Erdoğan bu konunun altına çok çarpıcı bir yorumda bulunmuştu.

"
2001 yılında tek tuş bulaşık makinelerini Siemens markasıyla piyasaya sürdük. 2007 yılında da Arçeliğin böyle bir makineyi ilk defa ancak çıkartabiliyor olması ve bunu ilk yaptık diye duyurması elbette bizi çok güldürdü! Bulaşık makinesi pazarı ise henüz yeni yeni canlanmaya başladığından tüketicilerin bu reklamlarımızı hatırlamıyor olması doğal... Yakında bu konu ile ilgili haberleri izlemeye devam edin lütfen..."

Bugün ekşisözlük'e girdiğimde beni karşılayan theme, cevabı net bir şekilde veriyor.


Aslında, ufoozgur adlı sözlük kullanıcısının yazdığı gibi, "reklam yoluyla ayar vermenin en güzel örneği" olmuş gerçekten de. Üstelik bunu ekşisözlük gibi genç bir platformda lanse etmesi hem Arçelik için büyük bir prestij kaybı olacaktır hem de altına aldığı yorumlarla ve ağızdan ağıza anlatımla viral etki yaratabilecektir.
Daha farklı mecralarda bu reklamları görürsek Arçelik'in yapacağı hamleyi merak ediyorum...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Zaman Outdoor reklamları ve basında tarafsızlık

Bazı şeylere çok dikkat ederim, biri de aldığım haberin tarafsız olmasıdır.
Üzülerek söylüyorum ki bu, Türkiye şartlarında geçerli olmayan, hatta belki de gelinen noktada asla gerçekleşmeyecek bir durum. Bu konuda hiç ümidim yok yani.

Tarafsızlıktan kastım yalnızca kutuplaşmalar değil, bağımsız geçinen gazetelerin bile kullanmaktan çekinmedikleri kendi üslupları.
Hepsi kendi zümrelerinin, tabir-i caizse "nabzına göre şerbet" veriyor.
Medya grupları da zaten terazinin ağır geldiği tarafa göre bu üsluba yön vermekte.

Briefistan yazmış;
"
Zaman herşeyin sorumlusu olarak kendilerinin, muhafazakarların, "dincilerin" biçilmesine içerlemiş. "onlar" diye bahsediyor. asıl "onlar" suçlu. kendileri farklıymış. afişlerin "Zaman Gazetesi"yle alakası bile olmaması da olayın bir başka yönü."

Mecranın kullanımı beni inanılmaz rahatsız etti. Görsel ile modernize edilmiş sayılır ancak klasik muhafazakar saldırganlığından hiç bir şey kaybetmemiş. Biraz tutarlı olunsaydı keşke, gazetede o kadar pazarlama profesyoneli yazar var ama bir yol göstermemişler, bu mu bütünleşik pazarlama iletişimi anlayışları?
"Onlar"
diyerek zaten bir basın organının yapmaması gereken şeyi yaparak kitleleri birbirinden ayırıyor. Belli bir zümreye hitap ediyor ve geri kalanlarına sanki dış mihraklarmışcasına "onlar" diyor (aynı şeyi Cumuriyet gazetesi de yapıyor ve ben onların bu tutumunu da hiç hoş karşılamıyorum!)...

İkiyüzlülük mü dersiniz yoksa korkaklık mı bilmiyorum, ama keşke görseldeki yüzün altını da gösterselermiş te o yüzün altındaki "upuzun arap sakalı" görmüş olsaydık...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Operation Firefox


Firefox bir gerilla (ambient) uygulama yarışması yapıyor; Operation Firefox. Hemen katılmak istedim ama yalnızca Firefox ofisi olan ülkelerden katılım yapılabiliyormuş.

Amaç kabaca, 3.5 feet (yaklaşık 1 metreye denk geliyor) büyüklüğünde bir Firefox sticker'ını en verimli yere yerleştirmek, neden (hedefler) nasıl (uygulamanın gerçekleştirilmesi ve kamusal alan kullanıldıysa alınan izinler) ve sonuç (kaç insan gördü, bilinirlik frekansındaki değişim vs.) ilişkisine bağlayarak jüriye görsel ve metinsel kanıt sunarak onları etkilemek.


Herşeyden önce (fazla opsiyon bırakmayıp esnek olmasa da) bunun bir gerilla uygulama yarışması olması çok heyecan verici. Kazanmak kaybetmek duygusunun yanı sıra uyandırdığı "belongingness" dediğimiz aidiyet hissini katılımcılara çok iyi veriyor. "Firefox için, açık kaynak için, daha iyisi için siz de bir şey yapın". Bir marka için yapılabilecek en verimli etkileşim çalışmalarından biri olabilir.

Yarışma burada olsaydı, siz bu dev Firefox sticker'ını nereye yerleştirirdiniz?

28 Ekim 2007 Pazar

Farklılaşma diyoruz, ama...

Farklılaşayım derken dünyadan kopanları da görebiliyoruz.



Bir toplu konut firmasının yerleşimi için bastırdığı katalog. Aynı konut firması farklılaştırılmış konseptleri ile öne çıkmaya çalışıyor, bunun gibi Türk insanına yabancı bir kaç konsepti daha var. Aslında konutlar için denebilecek pek fazla bir şey yok, gayet güzel görünüyorlar, ancak bizim insanımız bunları sevmez.

Hedef kitle elbette ki A+ insanlar. Kaç tane A+ insanı oraya toplamayı düşünüyorlar? Bilmiyorum. "En avrupai yerleşim" olarak lanse ediliyor. Ben daha Türkiye'de yaşayan Avrupalı diyebileceğim bir insan görmedim, görsem de "Merhaba" deyince "What?" cevabını alırım. Bayağı zorlama olmuş, dolayısıyla dünyadan kopmuş.

Şu "... Cumhuriyeti" muhabbeti zaten iyice zıvanadan çıktı. Her aklına esen cumhuriyet kuruyor, farklılaşayım derken kendilerinden geçiyorlar, dünyadan kopuyorlar. Şu kataloğun tasladığı üstünlüğe, sunduğu vaade bakar mısınız? Bayağı saçmalamışlar.
Aklı başında marka yöneticileri ve iletişimcilerin, bu yolunu kaybetmiş markaları ellerinden tutup dünyaya geri döndürmeleri gerekiyor...

26 Ekim 2007 Cuma

Asla anlayamadım

Farkılaşmak varken taklit etmenin anlamsızlığından bahsediyorum.

Marketing Türkiye dergisinin 133.sayısında kapak konusu "Markalar arası kopyala-yapıştır" yöntemi idi. Anlayan anlamıştır zaten de, biraz daha açmak gerekirse; FMCG'de ürün geliştirirken markaların birbirini ne denli taklit ettiği ve bunun etkili olup olmadığı büyük üretici firmaların önde gelen pazarlama liderlerine sorulmuş ve yanıt aranmıştı.

Konunun detayına girmeyi düşünmüyorum, burada ürün taklidinden daha fazla garipsediğim ve son bir günlerde gözüme çok çarpan bir durum mevcut.

Ülker bu kopyala yapıştır markacıların şüphesiz lideri. Ancak, son günlerde Ülker klonları türemeye başladı (ya da hep varlardı!).



Marka klonuna alışmıştık ama, kurumun kendisini klonlamanın biraz fazla olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl kurumsal kimlik, bu nasıl itibar yönetimi, bu nasıl bir girişimdir anlayamadım doğrusu. Bu firmalar Ülker iştiraki midir? Hem Hazal'ın hem Şimşek'in sitelerine baktım göremedim. Zaten sanmıyorum da, zira iştiraki bile olsa Ülker logosunu böyle kullandırmaz.

Ürün gıda ürünü olunca insan iyice bir çekiniyor denemeye. Bence kurum kimliği (ve kurum kültürü) adına tehlikeli bir yaklaşım. Firmaların web siteleri ve içeriğindeki görsel ve metin materyalleri (slogan vs.) ayrı ayrı revize edilmesi gereken detaylar -ki onlara da girmiyorum.

Bu kolaycı yaklaşımlar -her alanda- gerçekten çok canımı sıkıyor. İşin kötüsü bu, artık hayatımıza gittikçe daha fazla nüfuz etmeye başladı ve bir hayat biçimi, bir eğilim haline geldi. Daha bu sabah kahvaltı ederken okuduğum gazetede ve izlediğim kanalda ve işe giderken sokakta karşılaştığım kolaycı yaklaşımlar;

-Manken (şarkıcı da olabilir) bir bayan Julio Iglesias ile birlikte olduğunu iddia etmiş, sonra da "aramızda bir şey yaşanmadı" demiş. Bu bayan bu demeci verirken yanındaki muhabirler keşke kendisine dünyanın geri kalanının da bildiği bir gerçeği, Julio Iglesias'ın 2000'den fazla kadınla birlikte olduğu rivayetini ve kendisinde farklı, özel bir yan olmadığını belirterek ortamı terk etseydi.

-Alarko Carrier, reklam yüzü (ya da maskotu) olarak kendisine Garfield'ı seçmiş, reklamlarda da korkunç bir seslendirme ile "keyfim yerinde" mesajı veriliyor. Samimi olmak gerekirse, sıradan bir kedi kullandıkları reklamı daha sempatikti. Ajansın da kolayına gelmiş olmalı, seslendirme dışında hiç bir prodüksiyon maliyeti olmayan bir yapım. Üstelik çok sırıtıyor.

-Ve yazıyı yazdıran, Hazal bisküvi'nin logosunu dağıtım servisinin üzerinde görmek.

Zaman zaman beni gerçekten ümitlendiren ve "Marka Yönetimi'nin geleceği var!" dedirtecek yaklaşımlar sergileyen yerli şirketler tek tük te olsa kendini gösterebiliyor, ancak üzülerek söylemeliyim ki bu yazıdaki örnekler, bizim "kurnaz" ve "kolaycı" yapımıza daha kolay geldiğinden olsa gerek, hiç bir zaman tükenmeyecek gibi.

24 Ekim 2007 Çarşamba

Orta yaşlı Türk erkeği'nin rüyası

Bugün girdiğim bir eczane'de bir sürü broşür arasında dikkatimi çeken bir tanesi.


Sıradan bir ürün tanıtımından ziyade bir bilinçlendirme kampanyasıymış. Buraya kadar her şey güzel. Beni güldüren, görsel malzeme oldu.


Erkek model seçimi tamam da, kızımızın genç olması pek gitmemiş gibi. Bana klasik orta yaşlı Türk erkeği'nin rüyası gibi geldi bu model kullanımı.
Jenerasyon farkı pijamalarda bile ortada, kızın giydiği saten gecelik ile adamın giydiği "Sümerbank pijama"ları andıran sweatshirt aradaki kültür farkını adeta bas bas bağırıyor. Dikkat ettim de kelimelere aktarırken bile kız-amca kelimelerini kullanmışım, bu da arada ancak baba-kız ilişkisi olabileceğini çağrıştırıyor.
O manidar bakışlara ise hiç girmeyelim bence! Keşke kadın da biraz orta yaşlı olsaymış diyorum.

Broşürü Lilly adında uluslararası bir ilaç firması yayınlamış. Yakınımdaki arkadaşlarla broşürü paylaşınca epey eğlendik ve farklı yorumlarda bulunduk elbette, ama bir tanesinin anlattığına dayanarak söyleyebilirim ki, bu tip bilinçlendirme kampanyalarında durum benim sandığımdan çok daha vahimmiş.

Hikayemiz şöyle; Ereksiyon problemi olan insanları bilinçlendirmek ve kendi ürettikleri ilaca yönlendirmek için broşür hazırlatan yerel bir firmamız, lanse etmeden önce kreatif çalışmalarını paylaşır. Kreatif çalışmalarda fotoğraf yerine çizim kullanılmıştır ve ereksiyon problemi olan çizgi karakterimiz elinde matkapla yatağın başına geçmiş, pis bir sırıtışla partnerine doğru ilerlemekte gösterilmektedir.

Bu projeyi yöneten iş arkadaşım şok içerisinde "Aman öyle şey olur mu hiç, böyle bir şey kullanılır mı aman aman..." diyerek firmayı ikna eder. Firma hayal kırıklığına uğrar, çünkü illustrasyonu o kadar beğenirler ve benimserler ki kendi espri anlayışlarını tam olarak yansıttığına ve tüketiciye de bu mesajı verebileceklerini düşündüklerinden çok eminlermiş. Öyle ki, görsel üzerinde anlaşmaya varamadıkları ve uzun uzun tartıştıkları tek şey illustrasyon karakterin elindeki matkabın cinsine karar vermekmiş.

Bu bana biraz imam-cemaat ilişkisini andırdı. Uluslararası firma böyle bir uygulama yaparsa, amatör yerli firmalarımız böyle maceralara kalkışabiliyor demek ki...